ISSN 2149-0287
Bosphorus Medical Journal - Bosphorus Med J: 8 (2)
Volume: 8  Issue: 2 - 2021
ORIGINAL RESEARCH
1.23-Gauge Pars Plana Vitrectomy Results and Prognostic Factors in Globe Injuries Combined with Intraocular Foreign Body
ihsan çakır, gökhan demir, mehmet özveren, Mevlut Celal Ocal, Gülay Yalçınkaya, Ali Demircan, Zeynep Alkin
doi: 10.14744/bmj.2020.24119  Pages 63 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Göz içi yabancı cisminin (GİYC) eşlik ettiği glob yaralanmalarında, 23-Gauge (G) pars plana vitrektominin (PPV) anatomik ve cerrahi sonuçlarını, hastaların epidemiyolojik özelliklerini, postoperatif komplikasyonları ve fonksiyonel sonuç açısından prognostik faktörleri değerlendirmek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışmamıza, GİYC’nin eşlik ettiği glob yaralanmasıyla başvuran, 23-G PPV uygulanmış ve en az 12 ay takibi olan 63 hastanın 63 gözü dahil edildi. Tüm olgularda işlem öncesinde ve işlem sonrası son kontrollerinde en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ölçümü, rutin oftalmolojik inceleme yapıldı. Tüm olgulara rutin muayene ile birlikte 2 yönlü kafa grafisi, bilgisayarlı tomografi incelemeleri ve uygun olgulara A-B scan ultrasonografi yapıldı.
BULGULAR: Hastaların tamamı erkek olup ortalama yaş 34.57 ± 12.82 yıl idi. Travma ile PPV arasında geçen süre ortalama 12.7±9.3 gün (min-maks: 2-50), ortalama takip süresi 16.8±6.5 ay (min-maks: 12-36) olarak kaydedildi. Preoperatif ve son muayenede ortalama EİDGK değerleri 1.50±1.26 logMAR ve 0.63±0.84 logMAR olarak saptanmıştır. Preoperatif ve postoperatif EİDGK’ler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir artış görüldü (p=0.001). Regresyon analizinde, preoperatif EİDGK’nin >1.0 logMAR olması (p=0.038), preoperatif proliferatif vitreoretinopati (PVR) varlığı (p=0.024) ve retinal yerleşimli GİYC (p=0.005) daha kötü final EİDGK’ye yol açma açısından anlamlı bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: GİYC’lerde başvuru anındaki EİDGK, preoperatif PVR varlığı ve yabancı cismin yerleşim yerinin prognostik öneme sahip olduğu izlendi. Arka segment yaralanmalarının eşlik ettiği GİYC’lerde, 23-G PPV cerrahisi ile anatomik başarının yanısıra, görsel fonksiyonların da arttığı saptandı.
INTRODUCTION: To evaluate the anatomical and surgical results of 23-G pars plana vitrectomy (PPV), the epidemiological features of the cases, the postoperative complications, and prognostic factors in terms of functional outcome in glob injuries accompanied by an intraocular foreign body (IOFB).
METHODS: : In our retrospective study, 63 eyes of 63 patients who applied with globe injury accompanied by IOFB, underwent 23-G PPV and were followed up for at least 12 months were included. In all cases, best corrected visual acuity (BCVA) measurement and routine ophthalmologic examination were performed before and after the procedure. Two-sided cranial radiography, computed tomography examinations and A-B scan ultrasonography were performed along with routine examination, in all cases.
RESULTS: All of the patients were male and the mean age was 34.57 ± 12.82 years. The mean time between trauma and PPV was 12.7 ± 9.3 days (min-max: 2-50), and the mean follow-up time was 16.8 ± 6.5 months (min-max: 12-36). The mean BCVA values in the preoperative and at the last examination were 1.50 ± 1.26 logMAR and 0.63 ± 0.84 logMAR, respectively. When preoperative and postoperative BCVA were compared, a statistically significant increase was observed (p = 0.001). In the regression analysis, having > 1.0 logMAR preoperative BCVA (p = 0.038), presence of preoperative proliferative vitreoretinopathy (PVR) (p = 0.024) and retinal IOFB (p = 0.005) were found to be significant in terms of causing worse final BCVA.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that the BCVA at the time of admission, the presence of preoperative PVR and the location of the foreign body were of prognostic importance in IOFBs. It was determined that 23-G PPV surgery increased visual functions as well as anatomical success in IOFBs accompanied by posterior segment injuries.

2.Concordance between the tuberculin skin test and interferon gamma release assays for diagnosing latent tuberculosis infection in patients with chronic inflammatory arthritis
Tuba Nazlıgül, Ilknur Aktas, Feyza Unlu Ozkan, HACER KUZU OKUR, Dilsat Bayrak
doi: 10.14744/bmj.2021.93823  Pages 69 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Romatolojik hastalıkların tedavisinde biyolojik ajanların faydalarının keşfedilmesinden sonra, kullanımlarının artmasıyla yan etkilerde de artış ortaya çıkmıştır. Latent tüberküloz enfeksiyonunun (LTBE) reaktivasyonu ana sorunlardan biri olduğundan, enfeksiyon taraması biyolojik ajan tedavisinden önce önemli bir adımdır. Bu çalışmanın temel amacı, kronik inflamatuar artrit tanısı alan ve biyolojik ajan tedavisinden önce LTBE için tarama yapılan kişilerde tüberkülin deri testi (TDT) ve interferon gamma salınım testleri (IGST) arasındaki uyumun araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Biyolojik tedavi adayı olan kronik inflamatuar artrit tanılı hastaların demografik ve klinik bilgileri, TDT ve IGST sonuçları kaydedildi. TDT ve IGST yöntemleri arasındaki uyumluluk kappa katsayısı kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen toplam 47 hastadan 32’si (%68,1) TDT pozitif, 12’si (%25,5) IGST pozitifti. TDT pozitif olan 32 hastanın 23’ünde (%48,9) IGST negatif saptanırken, TDT negatif olan 15 hastanın 3’ünde (%6,4) IGST pozitif bulundu. Her iki testin sonucu 9 (%19,1) hastada pozitifken, 12 (%25,5) hastada negatif bulundu. IGST ve TDT yöntemlerinin istatistiksel olarak uyumsuz olduğu görüldü (McNemar test: p<0.001), (kappa: 0,060).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları, IGST’nin kronik inflamatuar artritli hastalarda, özellikle de endemik popülasyonlardaki Bacillus Calmette-Guerin aşılı bireylerde, biyolojik ajan tedavisine başlamadan önce LTBE taraması için TDT’ne göre daha iyi bir seçim olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: After the discovery of benefits of biologic agents in the management of rheumatologic diseases, with increased use, we are witnessing an increase in side effects also. As the reactivation of latent tuberculosis infection (LTBI) is one of the main concerns, screening for infection is an essential step before treatment with biologic agents. Investigation of the diagnostic agreement between tuberculin skin test (TST) and interferon gamma release assay (IGRA) in chronic inflammatory arthritis diagnosed persons who were screened for LTBI before treatment with biologic agents is the main objective of this study.
METHODS: Clinical and demographic information, TST and IGRA results of patients with chronic inflammatory arthritis who are candidates for biologic therapy were collected for evaluation. The TST and IGRA methods were compared via Kappa coefficient.
RESULTS: A total of 47 included patients, 32 (68.1%) had a positive TST, and 12 (25.5%) had a positive IGRA. Of the 32 TST positive patients, 23 (48.9%) were IGRA negative. Of the 15 TST negative patients, 3 (6.4%) were IGRA positive. For both tests 9 (19.1%) patients were positive and 12 (25.5%) were negative. The McNemar test between the two methods was significant (p<0.001), and concordance between two tests with kappa was 0.060 (standard error = 0.097), both indicating discordance between the two methods.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of our study suggest that IGRA is a better choice over TST for the screening of LTBI in chronic inflammatory arthritis diagnosed patients before starting the biologic agent treatment, especially in Bacillus Calmette-Guerin vaccination recipients in endemic populations.

3.Fistula Treatment By Steam Ablation Method In Rats
Mehmet Mahir Fersahoglu, ANIL ERGİN, NURİYE ESEN BULUT, Ayşe Tuba Fersahoğlu, Hüseyin Çiyiltepe, Birol Agca, Hasan murat Arslan, Adnan Somay, ENGİN SÜMER
doi: 10.14744/bmj.2021.29491  Pages 74 - 80
GİRİŞ ve AMAÇ: Anal fistül, cerrahi uygulamada sık görülen bir durumdur. İyi huylu seyrine rağmen özellikle komplike fistüllerde tedavisi zordur. Anal fistül ameliyatı, nüks veya kontinans bozukluklarına neden olabilir. İdeal tedavi, düşük inkontinans ve nüks oranları sağlamalıdır. Geleneksel teknikler değişken bir başarı oranına sahiptir; Olası risklerle birlikte sonuç, hastanın anatomisine, fistüle ve hastanın isteklerine bağlıdır. Anal fistüller için, insanlara yönelik potansiyel riski en aza indirmek için hayvanlarda çeşitli yeni prosedürler uygulanmalıdır.
Buhar Ablasyonu (SA), esas olarak insanlarda alt ekstremitelerde varis tedavisinde kullanılan Lazer Ablasyon (LA) gibi bir uygulamadır. Bu çalışmada, sıçanlarda deneysel olarak oluşturulmuş bir anal fistül modelinde SA tedavisinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 16 adet Wistar Albino sıçanın anüsünde 2 adet fistül traktı oluşturuldu. 30 gün beklendikten sonra traktların birine SA uygulanırken, diğer trakt kontrol olarak tedavisiz bırakıldı. Deneyin başlangıcından 60 gün sonra hayvanlara ötenazi uygulandı ve perianal bölgeleri çıkarılmak suretiyle örnekler patolog tarafından analiz edildi. Sonuçlarda p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışma grubunun %18.8’i tam iyileşmiş, %31.3’ü orta düzeyde iyileşmiş, %50’si iyileşememiş ve Kontrol grubunun %0’ı tam iyileşmiş, %37.5’i orta düzeyde iyileşmiş, %62.5’i iyileşememiş olup, aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sıçanlarda oluşan fistüllerin tedavisinde SA' nın etkinliğini değerlendirdiğimiz bu çalışmada, tedavi grubunu kontrol grubu ile karşılaştırdık. BA grubundaki iyileşme kontrol grubuna göre daha fazlaydı, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
INTRODUCTION: Anal fistula is a common condition in surgical practice. Despite its benign course, treatment is difficult, especially in complicated fistulas.Anal fistula surgery can cause recurrence or continence disturbances. Ideal treatment should provide low incontinence and recurrence rates. Conventional techniques have a variable success rate; together with the potential risks, the outcome depends on the anatomy of the patient and the fistula and the wishes of the patient. For anal fistulas, various new procedures must be applied in animals to minimize the potential risk to humans.
Steam Ablation (SA) is an application like Laser Ablation (LA), which is mainly used in the treatment of varicose veins in the lower extremities in humans. In this study, we aimed to evaluate the efficacy of SA treatment in an experimentally created anal fistula model in rats.
METHODS: Two fistula tracts were formed in the anus of 16 Wistar Albino rats. After waiting for 30 days, SA was applied to one of the tracts while the other was left untreated as control. The animals were euthanized 60 days after the start of the experiment and the samples were analyzed by the pathologist by removing the perianal regions. Regarding the results, a value of p<0.05 was considered statistically significant.

RESULTS: 18.8% of the study group had a complete recovery, 31.3% had a moderate improvement, 50% did not seem any recover, and none of the control group showed a full recovery, 37.5% had moderate recovery, 62.5% had no recovery, among them There is no statistically significant difference (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, where we evaluated the effectiveness of SA in the treatment of fistulas created in rats, we compared the treatment group with the control group. Improvement in the SA group was greater than in the control group, but there was no statistically significant difference between the groups.

4.Investigation of the Relationship Between Suicide Attempt and Adult Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder Symptoms in Bipolar Disorder
Mehmet Hamdi Örüm, Gökçe Mart, Mehmet Mart
doi: 10.14744/bmj.2021.19870  Pages 81 - 87
GİRİŞ ve AMAÇ: Bipolar bozukluğun (BB) intihar girişimi ve erişkin dikkat-eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtileri ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Biz bu çalışmada BB tanılı olup intihar girişimi öyküsü olan ve olmayan hastaların DEHB belirti düzeyini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: DSM-5 kriterlerine göre BB tanısıyla hastanemizde takip edilen hastalar çalışmaya dâhil edildi. Sosyodemografik veriler elde edildi. Belirti tarama listesi-90-düzenlenmiş (SCL-90-R), global değerlendirme ölçeği (GAS), DSM-5 için erişkin DEHB öz bildirim tarama ölçeği (ASRS-5) ruhsal belirtilerin saptanmasında kullanıldı. xxxxxxxxxxxxxxxx Üniversitesi’nden etik kurul onayı alındı.
BULGULAR: BB tanısı olup intihar girişimi öyküsü olanlar (olgu grubu, OG) ve olmayanlar (kontrol grubu, KG) diye iki grup oluşturuldu. Gruplar arasında ortalama yaş (p=0,426), cinsiyet (p=0,757), BB başlangıç yaşı (p=0,256) ve sigara (paket/yıl) (p=0,084) açısından anlamlı farklılık saptanmadı. ASRS-5, GAS ve SCL-90-R’nin alt ölçekleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılıklar saptandı (p<0,05). ASRS-5’in ROC eğrisi altında kalan alan 0,687 idi (p<0,038; % 95 CI (0,526-0,848)); ASRS-5 için optimal kesme değeri 23,50 idi ve intihar girişimi öyküsünü saptamadaki duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla %23,8 ve %95,2 idi. İkili lojistik regresyon analizine göre, intihar girişimi öyküsü ile ilgili ASRS-5’in duyarlılığı %57,1 ve özgüllüğü %71,4 olarak saptandı (p=0.033; -2 Log likelihood=52.94; Nagelkerke R2=0.158).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erişkin DEHB’ye klinisyenlerin ilgisi son yıllarda artmıştır. Bununla birlikte, erişkin psikiyatri kliniklerinde DEHB belirtileri diğer birçok psikiyatrik belirtiye göre daha az sorgulanmaktadır. Çalışmamızın bulgularına göre BB’de intihar girişimi öyküsü azalmış işlevsellik, artmış psikiyatrik komorbidite ve yüksek DEHB belirti düzeyi ile ilişkilidir. Diğer bir ifadeyle DEHB belirti düzeyi ile intihar girişiminde bulunmuş olma arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Klinisyenlerin BB tanılı hastalarda DEHB belirtilerini sorgulaması olası intihar girişimlerinin önüne geçilmesine katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: Bipolar disorder (BD) is known to be associated with suicide attempt and adult attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD) symptoms. In this study, we aimed to compare the ADHD symptom levels of patients with bipolar disorder with and without a history of suicide attempt.
METHODS: Patients who were followed up in our hospital with a diagnosis of BD according to DSM-5 criteria were included in the study. Sociodemographic data were obtained. Symptom checklist-90-revised (SCL-90-R),global assessment scale (GAS),adult ADHD self-report screening scale for DSM-5 (ASRS-5) were used to determine mental symptoms.Ethics committee approval was obtained from xxxxxxxxxxxxxxxx University.
RESULTS: Two groups were formed, those with BD with a history of suicide attempt (case group,OG) and those without (control group,CG). There was no significant difference between the groups in terms of mean age (p=0.426),gender (p=0.757),onset age of BD (p=0.256) and smoking (pack/year)(p=0.084). Significant differences were found between the groups in terms of ASRS-5, GAS and SCL-90-R (p<0.05). The area under the ROC curve of ASRS-5 was 0.687 (p<0.038; 95% CI (0.526-0.848));The optimal cut-off value for ASRS-5 was 23.50 and its sensitivity and specificity in detecting a history of suicide attempt were 23.8% and 95.2%, respectively. According to the Binary logistic regression analysis, the sensitivity of ASRS-5 related to the history of suicide attempt was 57.1% and the specificity was 71.4% (p=0.033; -2 Log likelihood=52.94;Nagelkerke R2=0.158).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The interest of clinicians in adult ADHD has increased in recent years.However, ADHD symptoms are less questioned than many other psychiatric symptoms in adult psychiatric clinics. According to the findings of our study,the history of suicide attempt in BD is associated with decreased functionality, increased psychiatric comorbidity and high ADHD symptom level.In other words,a significant relationship was found between ADHD symptom level and attempted suicide.Clinicians' questioning of ADHD symptoms in patients with BD may contribute to the prevention of possible suicide attempts.

5.The Value of Gleason Score Upgrade in Predicting Biochemical Recurrence After Radical Prostatectomy
serkan doğan, Kenan YİĞİT YILDIZ, ziysan sukran sakaogullari
doi: 10.14744/bmj.2021.00922  Pages 88 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, prostat kanserli hastalardaki radikal prostatektomi spesmeninde; prostat biyopsi materyaline kıyasla gleason skorundaki artışın, biyokimyasal rekürrensi öngörmedeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2018 yılları arasında radikal prostatektomi prosedürü uygulanan toplam 201 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar gleason skoru açısından; Artan, Azalan ve Değişmeyen olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bu gruplar pozitif cerrahi sınır ve biyokimyasal rekürrens açısından kıyaslandı.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş ve prostat biyopsi öncesi PSA değeri açısından anlamlı fark görülmedi. Artan grupta biyokimyasal rekürrens istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla iken, pozitif cerrahi sınır açısından herhangi bir fark izlenmedi. Çalışmamızın ana sınırlayıcı etkeni kısa takip süresiydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Radikal prostatektomi sonrası biyokimyasal rekürrensi öngörmek adına birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışma radikal prostatektomi sonrası izlenen gleason skor artışının rekürrensi öngörmede bağımsız bir faktör olabileceğini göstermiştir
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate the effect of the Gleason score increase in the radical prostatectomy specimen compared to prostate biopsy material on predicting biochemical recurrence.
METHODS: A total of 201 patients who underwent radical prostatectomy between 2012-2018 were included in the study. Patients were assigned to three groups: upgrade, downgrade, and no change in Gleason scores. These groups were compared in terms of positive surgical margins and biochemical recurrence.
RESULTS: There was no statistically significant difference between the groups according to age and pre-biopsy PSA. Biochemical recurrence rate was significantly higher in the upgrade group, while there was no significant difference in positive surgical margins. The main limitation of our study was its short follow-up period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Numerous studies have been conducted to predict biochemical relapse after radical prostatectomy. This study demonstrates that pathological upgrade may be useful as an independent predictor of recurrence.

6.Risk Factors For Prolonged Intensive Care Unit Stay After Cardiac Surgery In Octogenarian People
Hüseyin Kuplay, Safa Özçelik, Emine Dudu Can, Hali&775;t Er, Murat Baştopçu
doi: 10.14744/bmj.2021.36035  Pages 93 - 100
GİRİŞ ve AMAÇ: Bireylerin beklenen yaşam sürelerinin artması kalp cerrahisine aday hasta popülasyonunun yaş ortalamasını da arttırmaktadır. Özellikle ileri yaşlı hasta grubunda operasyon öncesi risk değerlendirmesi yapabilmek daha da önem arz etmektedir. Çalışmamızda üçüncü basamak kalp cerrahisi merkezimizde 80 yaş ve üzeri hastalarda uzun yoğun bakım yatışı için hangi faktörlerin etkili olduğunu ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2016 yılı Ocak ayı ile 2019 yılı Aralık ayı arasında üçüncü basamak kalp cerrahisi merkezimizde 80 ve üzeri yaştaki hasta grubuna uygulanan tüm elektif ve acil kardiyak cerrahiler retrospektif olarak analiz edildi. Yoğun bakım yatış sürelerinde üç günden az yatışlar normal süre, üç gün ve üzerindeki yatışlar uzamış yoğun bakım süresi olarak değerlendirildi. Uzamış yoğun bakım süresi olan hasta ile normal yatış süresi olan hasta grupları aralarında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hasta grupları karşılaştırıldığında Euroscore II değeri 3,5 ve üzerinde olan hastalarda uzamış yoğun bakım süresi anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p=0,01). Entübasyon süresi uzayan hastalarda (p<0,001), operasyon türü acil olan hastalarda (p=0,047), diyabet tanılı hastalarda (p=0,005), preoperatif lökosit (p=0,013) ve nötrofil (p=0,049) yüksekliği olan hastalarda ve kan ürünü replasmanı yapılan hastalarda (p<0,001) da yoğun bakım yatış süresinin uzamış olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre hastaların Euroscore II değerleri, operasyon türü, DM tanısı ve preoperatif WBC ve nötrofil değerlerinin yüksekliği bizlere daha operasyon sürecine girmeden hastanın uzun yoğun bakım yatışı olabileceğini göstermektedir. Operasyon sürecinde kan ürünü replasmanı olması ve hastanın entübasyon süresinin uzaması ise peroperatif dönemde yoğun bakım yatışına ilişkin riski ortaya koymaktadır.
INTRODUCTION: With longer life expectancy, an increase in the avarage age of cardiac surgery patients is expected. Preoperative risk assessment is especially important for octogenarians. Our aim is to determine the risk factors for extended intensive care unit (ICU) stay after cardiac surgery in octogenarians in our tertiary cardiac surgery center.
METHODS: We retrospectively analyzed all patients above 80 years of age who had cardiac surgery between January, 2016 and December, 2019 in our tertiary cardiac surgery center. Patients who stayed more than 3 days in the ICU made up the extended ICU stay group. Groups were compared for demographic and perioperative factors.
RESULTS: Patients with Euroscore II values > 3,5 (p=0,01) were at risk of extended ICU stay. Extended ICU stay was more common in patients with prolonged entubation ( p<0,001), emergency surgery(p=0,047), diabetes(p=0,005), high leukocyte (p=0,013) or neutrophil (p=0,049) counts, and blood transfusion (p<0,001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with higer Euroscore II score, emergency surgery, diabetes, high leukocyte or neutrophil counts are the preoperative risk factors for extended ICU stay. In the perioperstive period, blood transfusion and prolonged entubation increase the risk of extended ICU stay.

7.Follow-up results of patients treated with surgical clipping following aneurysmal subarachnoid hemorrhage
Leyla Ramazanoğlu, Ali&775; FATİH RAMAZANOĞLU, mehmet onen
doi: 10.14744/bmj.2021.30974  Pages 101 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı anevrizmal subaraknoid kanamaların cerrahi kliplenmeden sonra bir yıllık prognozları ve mortalite oranlarını sunmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif olarak iki ayrı beyin cerrahisi kliniğinde cerrahi olarak kliplenen 75 subaraknoid kanamalı anevrizma olgusu incelenmiştir. Endovasküler koil uygulanan olgular çalışmaya alınmamıştır. Hastaların klinik durumları HuntHess, Fisher ve GKS skalaları kullanılarak değerlendirilmiştir. Fonksiyonel durumları değerlendirmede modifiye Rankin Skalası(mRS) kullanılmıştır.
BULGULAR: Değerlendirilen 75 hastanın 41(%54.7)’i erkek, 34 (%45.3)’ü kadın, ortalama yaşları 49.4±11.5 idi. Glasgow koma skoru ortalama 14(range: 3-15), Fischer skoru ortalama 2 (range: 1-4) ve HuntHess skoru ise ortalama 2 (range: 1-5) idi. Fischer skalası ile mortalite oranları arasında anlamlı ilişki saptandı. Ancak GKS ve HuntHess skorları ile prognostic faktörler arasında anlamlı ilişki görülmedi. Aynı şekilde yaş, cinsiyet ve anevrizma lokalizasyonlarınında mortalite ilişkisi görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma Fischer skalası ile mortalite arasında ilişki olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to estimate the prognosis and mortality rates of patients one year after surgical clipping of aneurysmal subarachnoid hemorrhage.
METHODS: This retrospective study included 75 patients treated with surgical clipping in multicenter neurosurgery clinics. Patients who were treated by endovascular coiling were not included in the study. Data related to the clinical status of the patients were obtained from the patient files. The HuntHess, Fisher and GCS scales were evaluated, and relationships between these scales and mortality.
RESULTS: Evaluation was made of 75 patients comprising 41 (54.7%) males and 34 (45.3%) females with a mean age of 49.4±11.5 years. The Glasgow Coma score was determined as median 14 (range, 3-15), the Fisher score as median 2 (range, 1-4) and the HuntHess score as median 2 (range, 1-5). A significant relationship was determined between the Fisher scale and the mortality rate. The GCS and HuntHess scales were not significant prognostic factors for mortality. No significant association was determined between age, gender, aneurysm location and mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study indicate a relationship between the Fisher scale and mortality.

CASE REPORT
8.The Importance of Ultrasound-Guided Injections In The Differential Diagnosis of Low Back and Hip Pain
Esra Dilsat Bayrak, Ilknur Aktas, Feyza Unlu Ozkan, Gamze Gül Güleç
doi: 10.14744/bmj.2021.98700  Pages 107 - 110
Kalça ve lomber vertebra problemleri birbirini taklit edebilmektedir. Doğru tedaviyi verebilmek için ayırıcı tanıyı doğru yapmak önemlidir. Fizik muayene, görüntüleme ve elektrodiagnostik metodlar tanıyı desteklemekte yardımcı olsa da bel kalça ağrısında kesin bir tanıya ulaşmak her zaman kolay değildir. Ultrason eşliğinde yapılan tanısal enjeksiyonlar bel ve kalça bölgesi ağrılarının ayırıcı tanısında başarı ile uygulanmaktadır. Burada, her biri Ultrason eşliğinde yapılan tanısal enjeksiyonlarla tanı almış bel-kalça ağrılı üç vakayı sunmaktayız.
Hip and lumbar spine problems may mimic one another. The differential diagnosis is important in order to give the proper treatment. Although physical examination, imaging and electrodiagnostic methods help to support diagnosis,it is not always easy to make a definite diagnosis between low back and hip pain. Ultrasound (US) -guided diagnostic injections are successfully used in the differential diagnosis of pain in the low back and hip region. Herein we are presenting three cases with low back and hip pain, each differentially diagnosed with US guided diagnostic injections.

9.The Treatment of An Unusual Manifestation of Familial Mediterranean Fever, Erysipelas-like Erythema, with Colchicium: A Case Report
Mehmet Nayimoğlu, Banu Sarifakioglu, Kübra Ustaömer
doi: 10.14744/bmj.2020.65265  Pages 111 - 114
Ailevi Akdeniz Ateşi, ateş ile beraber, peritonit, plevrit ve artrit gibi serözal yapıların inflamasyonu ile karakterize, ataklar ile seyreden, otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır. Ataklar sırasında farklı cilt lezyonları görülebilmekte ancak en karakteristik olan ve nadir görüleni erizipel benzeri eritemlerdir. Plak şeklindeki bu lezyonlar, çoğunlukla alt ekstremitelerde, ayak bilek dorsal yüzde görülür. Artrit ve hassasiyet eşlik eder. AAA’nin ilk bulgusu olarak ortaya çıktığı durumlarda, erizipel ya da selilüt şeklinde hatalı tanılara neden olabilmektedir. Bu yazıda, ön planda yaygın erizipel benzeri eritemler ile başvuran 34 yaşında erkek hasta sunulmuştur.
Familial Mediterranean Fever is a autosomal recessive hereditary disorder characterized by fever, inflammation of serous structures such as peritonitis, pleuritis and arthritis. Different skin lesions may be seen throughout exacerbations, but the most characteristic is erysipelas-like erythema. These rare plaque-shaped lesions are mostly seen in the lower extremities, dorsal ankle. Arthritis and increased tenderness accompany it. If the lesion is the first sign of FMF, it may be misdiagnosed as erysipelas or cellulite. In this article, we present a 34-year-old male patient with primary erysipelas like erythema.

10.Imaging Findings in Fibrous Dysplasia of the clivus: Case Report
Sabri Alp Ömeroğlu, Esin Derin Çiçek, Çilem Kolca, Müjdat Bankaoglu
doi: 10.14744/bmj.2021.86548  Pages 115 - 118
Fibröz displazi (FD), etiyolojisi bilinmeyen nadir görülen benign bir hastalıktır. Normal medüller kemiğin yapısal olarak zayıf fibröz kemik dokuyla yer değiştirmesi sonucu ortaya çıkan, mezenşimin lokalize benign bir hastalığıdır. Hastalık vücuttaki herhangi bir kemiği tutabilir. Orbital, sfenoid, frontal, etmoid, temporal ve maksiller kemikler kraniyofasiyal bölgenin en sık tutulan bölgeleridir. FD'de klivus tutulumu son derece sıra dışı olup daha önce nadiren bildirilmiştir. Klivus tutulumu baş ağrısı, boyun ağrısı, kraniyoservikal instabilite veya hipoglossal sinir felci ile kendini gösterebilir. FD teşhisi radyolojik görüntüleme bulgularına dayanır ve esas olarak yüksek çözünürlüklü Bilgisayarlı tomografi (BT) tercih edilen araçtır. Bu makalede kontralateral hafif işitme kaybı ve tinnitus şikayeti ile başvuran insidental olarak saptanan nadir bir klival FD olgusunun görüntüleme bulguları sunuldu.
Fibrous dysplasia (FD) is an uncommon benign disorder of unknown etiology. It is a localized benign disease of the mesenchyme, which occurs due to the replacement of normal medullary bone by structurally weak fibrous osseous tissue. The disease can involve any bone in the body. Orbital, sphenoid, frontal, ethmoid, temporal and maxillary bones are the most commonly involved structures of the craniofacial region. Involvement of the clivus in FD is extremely unusual, and has rarely been reported previously. Clivus involvement may present headache, neck pain, craniocervical instability or hypoglossal nerve palsy. Diagnosis of FD is based in the radiological imaging findings and mainly the high-resolution Computed Tomography (CT) is the tool of choice. In this article, imaging findings of an incidentally determined rare clival FD case with contralateral mild hearing loss and tinnitus symptoms are presented.

REVIEW
11.A neglected issue 'Onicophagia': Diagnosis and treatment approaches
Şule Gül, Çiçek Hocaoğlu
doi: 10.14744/bmj.2021.75437  Pages 119 - 121
Onikofaji,genel populasyonda %20-30 görülen çocukluk döneminde başlayan yaygın ve kompulsif bir alışkanlıktır.Bedene yönelik tekrarlayan stereotipik bir davranış bozuklukluğu olup OKB spektrumunda değerlendirilmesi muhtemeldir.Onikofaji; izole bir semptom olmayıp eşlik eden psikiyatrik bozukluklar ve stereotipik davranışlar araştırılarak psikososyal açıdan geniş bir pencerede, farmakolojik tedavi ve bilişsel davranışçı terapilerle kronik bir süreç gerektirir. Bu derlemede onikofaji ile ilgili literatür bilgileri gözden geçirilmiştir.
Onychophagia is a common and compulsive habit that begins in childhood, which is observed in 20-30% of the general population. It is a stereotypic behavioral disorder related to the body and is likely to be evaluated in the OCD spectrum. It is not an isolated symptom and requires a chronic process with pharmacological treatment and cognitive behavioral therapies in a wide psychosocial perspective by investigating accompanying psychiatric disorders and stereotypical behaviors. In this review, literature information about onychophagia is reviewed.

LookUs & Online Makale