ISSN 2149-0287
Bosphorus Medical Journal - Bosphorus Med J: 10 (4)
Volume: 10  Issue: 4 - 2023
FRONTMATTERS
1.Front Matter

Pages I - VII

ORIGINAL RESEARCH
2.Evaluation of Cognitive Disorders in Huntington’s Disease and Their Relationship with Motor Symptoms and Trinucleotide Repeat Expansion
Esma Kobak Tur, Kadriye Güleda Keskin, Ceren Erkalaycı, Eren Gözke
doi: 10.14744/bmj.2023.49389  Pages 203 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: Huntington hastalığı (HH), koreiform hareketler, psikiyatrik problemler ve bunama ile karakterize olan, kalıtsal ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. HH tipik olarak bir motor bozukluk gibi görülse de bilişsel gerileme hastalığın klinik belirtileri başlamadan önce bile ortaya çıkabilir. Kognitif bozulmalar; emosyonel labilite, kelime dağarcığı azalması, yürütücü işlevlerde bozulma gibi tablolarla prezente olabilmektedir. Bu çalışmada, genetik ve klinik olarak konfirme HH tanısı almış hastaların kognitif bulgularının ve hastalık parametreleri ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 15 hasta ve 15 kontrol dahil edildi. Hastaların klinik skorlarını belirlemek için, Birleşik Huntington Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UHDRS) uygulandı, total motor skor (TMS), bağımsızlık ölçeği skorları ve fonksiyonel kapasite skorları hesaplandı. Hastaların kognitif durumunu belirlemek için Montreal kognitif değerlendirme bataryası Türkçe valide formu (MOCA-TR), Stroop test Türkçe valide formu (Stroop test TBAG formu) ve sembol sayı modaliteleri testi uygulandı.
BULGULAR: Huntington hastalarında MOCA-TR skorları kontrollere göre anlamlı olarak azaldı (p<0,001). Hastaların Stroop testi TBAG formunun tamamlanma süresinde kontrollere göre belirgin bir uzama vardı (p<0,05). MoCA-TR skoru, hastaların bağımsızlık ölçeği puanı ve fonksiyonel kapasite skoru ile güçlü bir pozitif korelasyon sergilerken, toplam motor puanı ile güçlü bir negatif korelasyon gösterdi. Tersine, MoCA-TR skoru, hastalık yükü skoru ile orta derecede negatif bir korelasyon ve hastalık ilerleme hızı ile belirgin bir negatif ilişki gösterdi (p<0,05). CAG tekrarları ile hastalık başlangıç yaşı arasında güçlü bir negatif korelasyon gözlenirken, CAG tekrarları ile hastalık yükü skoru arasında oldukça anlamlı bir pozitif ilişki ortaya çıktı (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada, hastaların kognitif skorları ile hastalığın klinik bulguları arasında güçlü bir ilişki olduğu gösterildi. Ayrıca hastaların bilişsel puanlarının hastalık yükünü ve hastalık ilerleme hızını da etkilediği belirtildi. Erken evrelerde bilişsel bozukluğun belirlenmesi, kişiselleştirilmiş hastalık değiştirici tedavi stratejilerine katkıda bulunabilir.
INTRODUCTION: Huntington’s disease (HD), characterized by choreiform movements, psychiatric problems, and dementia, is an inherited progressive neurodegenerative disorder. While HD is typically perceived as a motor disorder, cognitive decline could manifest before the clinical symptoms. Cognitive impairments might appear as emotional instability, decreased vocabulary, or impaired executive functions. Herein, we aimed to evaluate the cognitive findings of our patients diagnosed with HD and the relationship with disease parameters.
METHODS: Our study included 15 patients and fifteen controls. To determine the clinical findings of the patients, the unified HD rating scale (UHDRS) was administered, and total motor score (TMS), independence scale scores, and functional capacity scores were calculated. To assess the cognitive status of individuals, the Montreal Cognitive Assessment Battery Turkish validated form (MOCA-TR), Stroop test Turkish validated form (Stroop test TBAG form), and Symbol Digit Modalities Test were conducted.
RESULTS: The MoCA-TR scores were significantly reduced in HD patients compared to controls (p<0.001). Among all patients, there was a notable elongation in completion time for the Stroop test TBAG form than controls (p<0.05). The MoCA-TR showed a robust negative correlation with the TMS while exhibiting a marked positive correlation with the independence scale score and functional capacity. Conversely, the MoCA-TR demonstrated a moderate negative correlation with the disease burden score (DBS) and a pronounced negative relationship with the progression rate (p<0.05). A strong opposing correlation was observed between cytosine-adenine-guanine (CAG) repeats and the age of disease onset, whereas a highly significant positive relationship emerged between CAG repeats and the DBS (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We have demonstrated a strong correlation between patients’ cognitive scores and disease clinical findings. Patients’ cognitive scores have also been shown to impact disease burden and disease progression rate. The designation of cognitive impairment in the early stages could contribute to personalized disease-modifying treatment strategies.

3.Investigation of the Relationship Between Foot Pain, Functionality, and Kinesiophobia in Patients with Calcaneal Spurs
Filiz Yıldız Aydın, Işıl Üstün
doi: 10.14744/bmj.2023.43660  Pages 209 - 215
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kalkaneal spur (topuk dikeni) hastalarında ayak ağrısı ve fonksiyonel durumun kinezyofobi ile ilişkisi araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniğine topuk ağrısı ile başvuran hastalar klinik ve radyolojik olarak değerlendirilerek kalkaneal spur tanısı alan 50 hasta ve 50 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Katılımcıların demografik verilerinin yanı sıra hasta grupta ağrı şiddeti Vizüel Analog Skala (VAS) ile, ayak fonksiyonları ise Ayak Fonksiyon İndeksi (AFİ) ile ve her iki grupta kinezyofobi Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ) ve Hareket Korkusu Nedenleri Ölçeği (HKNÖ) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Her iki grubun %90’ı kadın (n=45), %10’u erkekti (n=5). Demografik özelliklerden beden kitle indeksi kalkaneal spurlu hasta grubunda yüksekti (p<0,05). Hastalar ve sağlıklı kontroller arasında TKÖ skorları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). HKNÖ alt ölçeklerinden olan biyolojik alt ölçek, psikolojik alt ölçek ve total ölçek skorlarında hasta grupta kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yükseklik saptandı (sırasıyla p=0,004, p=0,024, p=0,003). Kalkaneal spur hastalarında VAS-aktivite ile AFİ-ağrı skoru arasında güçlü bir pozitif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki (r=0,577, p=<0,001), VAS-aktivite ile AFİ-yetersizlik skoru (r=0,411, p=0,003), AFİ-aktivite kısıtlılığı skoru (r=0,361, p=0,010) ve AFİ toplam skoru (r=0,512, p<0,001) arasında orta derecede pozitif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki bulundu. AFİ-aktivite kısıtlılığı skorları ile HKNÖ-biyolojik skoru (r=0,431, p=0,002) ve HKNÖ-toplam skoru (r=0,325, p=0,021) ile arasında orta derece pozitif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuşken, HKNÖ-psikolojik skoru (r=0,151, p=0,294) arasında bir ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalkaneal spur hastaları kinezyofobi açısından TKÖ ile değerlendirildiğinde sağlıklı grupla fark saptanmazken, HKN֒de fark gözlendi. Kinezyofobi bu hastalar için dikkate alınması gereken bir sorundur. Kalkaneal spur hastalığında biyolojik, psikolojik ve rehabilitasyon yöntemleriyle bütüncül yaklaşım esastır.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to analyze the relationship between foot pain, functional capability, and kinesiophobia among individuals diagnosed with calcaneal spurs.
METHODS: Patients with heel pain were evaluated clinically and radiologically at Bakırköy Dr Sadi Konuk Training and Research Hospital Physical Medicine and Rehabilitation Clinic. Fifty patients diagnosed with calcaneal spurs and 50 healthy individuals were included. Demographic data were collected. The severity of pain was evaluated using the Visual Analog Scale (VAS), and foot functions were assessed with the Foot Function Index (FFI). Both groups were evaluated using the Tampa Scale for Kinesiophobia (TSK) and the Kinesiophobia Causes Scale (KCS) for kinesiophobia.
RESULTS: Total participants in the patient and healthy individual groups 90% were females (n = 45) and 10% were males (n=5). One of the demographic characteristics, body mass index, was found to be higher in the calcaneal spur group (p<0.05). However, there was no significant difference in TSK scores between the groups (p>0.05). There was a significant increase in the calcaneal spur patients compared to the healthy controls in the biological, psychological, and total scale scores, which are among the subscales of KCS (p=0.004, p=0.024, and p=0.003, respectively). In patients with calcaneal spurs, a strong positive relationship was found between VAS-activity and FFI-pain score (r=0.577, p≤0.001), VAS-activity and FFI-disability score (r=0.411, p=0.003), and a moderately positive correlation was found between activity limitation score (r=0.361, p=0.010) and FFI total score (r=0.512, p<0.001). Furthermore, a moderate and significant correlation was found between FFI-activity limitation scores and KCS-biological score (r=0.431, p=0.002) and KCS-total score (r=0.325, p=0.021).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There were no significant differences in kinesiophobia levels between the TSK scores of patients and controls. A distinction was observed in the KCS scores. This highlights the need to address kinesiophobia in these patients. A comprehensive approach that includes biological, psychological, and rehabilitative techniques is essential for effectively treating calcaneal spur disease.

4.Evaluation of Serum Lipid Levels in Patients with Chronic Spinal Cord Injury
Arzu Atıcı
doi: 10.14744/bmj.2023.92300  Pages 216 - 222
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, omurilik yaralanmalı hastalarda serum lipid seviyelerini değerlendirmek ve lipid seviyelerini etkileyen faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniğimizde 2018-2023 yılları arasında takipli olan toplam 96 omurilik yaralanmalı hasta dahil edildi. American Spinal Injury Association Bozukluk Skalası (ABS), Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS), Omurilik Yaralanması Spastisite Değerlendirme Ölçeği (SCI-SET) ve Omurilik Bağımsızlık Ölçeği-III (SCIM-III) puanları hasta dosyalarından kaydedildi. Serum total kolesterol (TC), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-c), yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-c), trigliserid (TG) seviyeleri ve TC/HDL-c oranları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların TC seviyeleri 200 mg/dL’nin üzerinde olanlar %41,7, LDL-c 130 mg/dL’nin üzerinde olanlar %32,3, HDL-c 40 mg/dL’nin altında olanlar %47,9, TG 150 mg/dL’nin üzerinde olanlar %41,7 idi. Hastaların %29,2’sinde ise TC/HDL oranı 4,5 ve üzerindeydi. Yetmiş dört hastamızın (%77,1) en az bir lipid profilinde anormallik vardı. Erkek omurilik yaralanmalı hastalarda kadınlara göre HDL-c seviyeleri daha düşük, TG seviyeleri ve TC/HDL-c oranları daha yüksekti (p<0,05). TC ve LDL-c ile beden kitle indeksi (BKİ) ve FAS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı (p<0,05). HDL-c ile omurilik yaralanması süresi, FAS ve SCIM-III total puanı ile istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). TG seviyeleri ile sadece BKİ arasında anlamlı korelasyon mevcuttu (p<0,05). TC/HDL-c oranı ile BKİ arasında pozitif yönde, omurilik yaralanması süresi ve SCIM-III total skoru ile de negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Omurilik yaralanmalı hastaların büyük kısmında dislipidemi görüldü. Erkek hastalarda dislipidemi oranları daha fazlaydı. Lipid seviyeleriyle BKİ, omurilik yaralanması süresi, bağımsızlık seviyeleri ve ambulasyon dereceleri arasında ilişki mevcuttu.
INTRODUCTION: The present study is intended to evaluate serum lipid levels in patients with spinal cord injury (SCI) and to investigate the factors affecting lipid levels.
METHODS: A total of 96 patients with SCI who were followed up in our Physical Medicine and Rehabilitation Clinic between 2018 and 2023 were included in this retrospective study. The American Spinal Injury Association Impairment Scale, Functional Ambulation Categories (FAC), SCI Spasticity Evaluation Tool and Spinal Cord Independence Measure, version III (SCIM III) assessments of the included patients were obtained from patient files and recorded. Serum total cholesterol (TC), low-density lipoprotein cholesterol (LDL-c), high-density lipoprotein cholesterol (HDL-c), triglyceride (TG) levels, and TC/HDL-c ratios were evaluated.
RESULTS: Among the patients included, 41.7% had TC over 200 mg/dL, 32.3% had LDL-c over 130 mg/dL, 47.9% had HDL-c below 40 mg/dL, and 41.7% had a TC level above 150 mg/dL. In 29.2% of patients, the TC/HDL ratio was 4.5 or higher. 74 patients (77.1%) had an abnormality in at least one lipid profile. Male patients with SCI had lower HDL-c levels and higher TG levels and TC/HDL-c ratios than female SCI patients (p<0.05). There was a statistically significant correlation between TC and LDL-c and Body mass index (BMI) and FAC (p<0.05). HDL-c was significantly correlated with the duration of SCI, FAC, and SCIM III total score (p<0.05). There was a significant correlation between TG levels and BMI only (p<0.05). There was a statistically significant positive correlation between TC/HDL-c ratio and BMI and a negative correlation between the duration of SCI and SCIM III total score (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dyslipidemia was present in the majority of patients with SCI. Dyslipidemia rates were higher in the group of male patients. There was a correlation between lipid levels and BMI, SCI duration, independence levels, and ambulation degrees.

5.Prediagnostic Clinical Evaluations and Double Contrast Computed Tomography in Suspected Acute Appendicitis
Yılmaz Aydın, Ahmet Doğan Kuday, Verda Tunaligil, Derya Abuşka, Mustafa Yazıcıoğlu, Doğaç Niyazi Özüçelik
doi: 10.14744/bmj.2023.72621  Pages 223 - 230
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, histopatolojik tanıya göre akut apandisit ön tanısı olan ve çift kontrastlı abdominal bilgisayarlı tomografi (BT) sonrası opere edilen hastalarda abdominal BT’nin tanısal değerini ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, 01 Mart 2009-01 Mart 2011 tarihleri arasında, acil tıp polikliniğine karın ağrısı şikayetiyle başvuran ve klinik olarak akut apandisit tanısı ile ameliyat edilen hastaların verileri gözden geçirildi. Olgu grubu, ameliyat öncesi çift kontrastlı karın BT taraması yapılan 111 hastadan oluşuyordu; kontrol grubu ise abdominal BT taraması yapılmadan opere edilen rastgele seçilmiş 50 hastadan oluşuyordu.
BULGULAR: Bu çalışmada hastaların %57,1'i erkek, %42,9'u kadın ve hastaların yaş ortalaması 38,90±16,38 yıl idi. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, semptomlar, vücut ısısı, abdominal fizik muayene, beyaz küre, tam idrar tahlili sonuçları ve Alvarado skoru açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Histopatolojik olarak apandisit tanısı alan hastalarda, almayanlara göre ultrasonografi (USG) ve BT arasındaki tanı farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Akut apandisit tanısında USG'nin duyarlılığı %35,71, özgüllüğü %85,71, pozitif prediktif değeri (PPV) %90 ve negatif prediktif değeri (NPV) %27,02 iken, BT’nin duyarlılığı %60,46, özgüllüğü %92, PPV değeri %92,85 ve NPV değeri %40,35 bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: BT, acil serviste akut apandisit tanısında kullanılabilecek temel yöntemlerden biridir ve gereksiz laparotomiyi azaltabilir. Acil serviste klinik muayene ve USG ile akut apandisit tanısı konulabilmektedir, ancak USG ile akut apandisit tanısı konulamayan hastalarda BT değeri daha yüksek bulunmuştur.
INTRODUCTION: The aim of this study is to reveal the diagnostic value of abdominal computed tomography (CT) in patients with suspected acute appendicitis according to their histopathological diagnosis and who were operated on after double contrast abdominal CT.
METHODS: The data of patients who were admitted to Bakirkoy Dr. Sadi Konuk Research and Training Hospital Emergency Medicine Clinic between March 01, 2009, and March 01, 2011, due to abdominal pain and were operated on with a clinical diagnosis of the acute appendicitis have been reviewed. The case group consisted of 111 patients who underwent preoperative double-contrast abdominal CT scans; the control group consisted of 50 randomly selected patients who were operated on without abdominal CT scans.
RESULTS: In this study, 57.1% of patients were male, 42.9% of patients were female, and the mean age of patients was 38.90±16.38 years. There was no significant difference between the groups in terms of gender, age, symptoms, body temperature, abdominal physical examination, white blood cells, complete urinalysis results, or Alvarado score (p>0.05). The diagnostic difference between ultrasonography (USG) and CT was found to be statistically significant in patients who were histopathologically diagnosed with appendicitis compared to those who did not. While the sensitivity of USG was 35.71%, specificity 85.71%, positive predictive value (PPV) 90%, and negative predictive value (NPV) 27.02%, the sensitivity of CT was 60.46%, specificity 92%, PPV 92.85%, and NPV 40.35% was found in the diagnosis of acute appendicitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CT is one of the essential methods that can be used in the diagnosis of acute appendicitis in the emergency department and it can reduce unnecessary laparotomies. Acute appendicitis can be diagnosed by clinical examination and USG in the emergency department, but the value of CT was higher in patients who could not be diagnosed with acute appendicitis by USG.

6.Do You Need More Blood Product or No! Use of Blood and Blood Products During COVID-19 Pandemic
Ayşe Bozkurt Turhan, Sacit İçten, Ali Turhan, Selma Dağcı
doi: 10.14744/bmj.2023.14632  Pages 231 - 236
GİRİŞ ve AMAÇ: Koronavirüs hastalığı (COVID-19) hem kan bağışlarında hem de kan kullanımında ciddi azalmaya neden oldu. Gönüllü bağışçıların sayısı büyük ölçüde azaldı. Pandemi sırasında kan transfüzyon hizmetlerinin planlanması, hastaların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kan stoğunun uygun şekilde yönetilmesini sağlamak için gereklidir. Bu çalışmanın amacı, hastaneye yatırılması gereken COVID-19 hastalarının transfüzyon ihtiyaçlarını tanımlamak ve hastanenin toplam kan temini üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, transfüzyon merkezinde 11 Mart 2020-01 Mart 2021 tarihleri arasında kan transfüzyonu gereksinimlerini değerlendiren tek merkezli retrospektif gözlemsel bir çalışmadır. Klinik veriler hastane bilgi yönetim sistemi kayıtlarından, transfüzyon verileri ise laboratuvar bilgi yönetim sisteminden elde edildi.
BULGULAR: Yatırılarak tedavi edilen 406 COVID-19 hastasının 181’inin (%44,5) kan transfüzyon ihtiyacı oldu ve bu kişilere 4.106 (%17,6) ünite kan transfüzyonu yapıldı. Kullanılan kan ürünlerinin büyük çoğunluğu taze donmuş plazma (TDP) idi. Trombosit (PLT) ve eritrosit süspansiyonu (ES) transfüzyonları daha düşüktü. COVID-19 hastalarında ES, PLT ve TDP transfüzyon oranları, eş zamanlı COVID-19 olmayan hastalara göre daha düşük saptandı. Kan bileşenlerinin toplam transfüzyon sayısında önceki yılların aynı dönemine göre önemli ölçüde azalma saptandı. Bir önceki yıla göre toplam kan bileşen sayısında %10,4, ES’te %15,4, PLT’de %40,2'lik bir azalma olurken, TDP’de ise %11 artış gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pandemiler kan arzını azaltabilirken, çalışmamız hastanede yatan COVID-19 hastalarının düşük kan kullanımına sahip olduğunu gösterdi. Hasta faktörlerinin etkisini inceleyen çalışmalar, hastanede yatan COVID-19 popülasyonlarında kan kullanımını etkileyen mekanizmaları daha fazla aydınlatmaya yardımcı olabilir.
INTRODUCTION: The COVID-19 pandemic caused a serious reduction both in blood donation and use of blood. The number of volunteer blood donors reduced to a great extent. Planning of blood transfusion services during a pandemic is essential to ensure appropriate management of blood reserve. The objective of this study was to define the transfusion needs of COVID-19 patients who needed to be hospitalized and to evaluate the impact on total hospital blood supply.
METHODS: This is a single-center retrospective observational study evaluating blood transfusion requirements over a 1-year period between March 11, 2020 and March 1, 2021 at the transfusion center. The clinical data were obtained from the hospital information management system records, and transfusion data were obtained from the laboratory information management system.
RESULTS: One hundred and eighty-one (44.5%) of 406 COVID-19 patients who were hospitalized needed blood transfusion. A total of 4106 (17.6%) units of blood were transfused to these individuals. The majority of blood products used were fresh frozen plasma (FFP). The number of transfusion of platelets (PLT) and erythrocyte suspensions (ES) were lower. The ES, PLT, and FFP transfusion rates in COVID-19 patients were found lower compared to patients who did not have COVID-19. The total number of transfusions of blood components was found significantly reduced compared to the same period in previous years. There was a 10.4% decrease in total blood component count, 15.4% decrease in ES, 40.2% decrease in PLT, and an 11% increase in FFP.
DISCUSSION AND CONCLUSION: While pandemics may reduce blood supply, our study showed that the rate of use of blood products was low in COVID-19 patients who were hospitalized. Studies examining patient factors may help to elucidate the mechanisms that affect the use of blood products in hospitalized COVID-19 populations to a greater extent.

7.Prognostic Significance of PD-L1 Expression in Stage 4 Non-Small-Cell Lung Cancer
Pelin Korkmaz, Şeyma Özden, Murat Kıyık
doi: 10.14744/bmj.2023.24572  Pages 237 - 241
GİRİŞ ve AMAÇ: Akciğer kanserinin dünyadaki en ölümcül kanser olması nedeniyle immün kontrol noktaları ve bu noktaları etkileyen moleküllerle ilgili gelişmeler artmıştır. PD-1/PD-L1 immün kontrol noktasını etkileyen immünoterapi tedavilerinin prognoz üzerindeki olumlu etkileri bu immün kontrol noktalarına dikkat çekmiştir. PD-1 yolu için geliştirilen immünoterapi çalışmaları hızla devam ederken, bu çalışmanın amacı PD-L1 düzeyi, immünoterapiden bağımsız olarak küçük hücreli dışı akciğer kanserinde prognostik bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını öngörmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01 Ocak 2016-01 Ocak 2018 tarihleri arasında merkezimize başvuran ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı konulan 115 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastaların dosyaları detaylı bir şekilde tarandı ve patolojik verileri doğrulandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, patolojik tanı yöntemleri, hastalığa ilişkin tedavi bilgileri ve hastaların geçmiş tıbbi öyküleri hastane veri tabanı referans alınarak kaydedildi.
BULGULAR: PD-L1 <%50 olan hastalar negatif grup, PD-L1 değeri %50 ve üstü olan grup pozitif grup olarak kabul edildi. Negatif grupta 27, pozitif grupta 11 hasta vardı. Yirmi yedi negatif grup hastasının 21'inin (%67,8) ve 11 pozitif grup hastasının 3'ünün (%21,3) öldüğü belirlendi. Toplam 38 hastanın 24'ünün (%73,2) öldüğü belirlendi. Negatif grupta ortalama sağkalım 10,81 ay iken, pozitif grupta ortalama sağkalım 28,54 aydı. Pozitif grupta ortalama sağkalım istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,046).
TARTIŞMA ve SONUÇ: PD-L1 ekspresyonunun evre 4 küçük hücreli dışı akciğer kanserinde pozitif bir prediktif değer olduğu bulundu. Çalışmamız EGFR, ALK ve ROS mutasyonlarını dışlaması ile diğer çalışmalardan ayrılmaktadır. PD-L1'in prognoz ile ilişkisini daha net belirleyebilmek için daha geniş hasta grupları ile hedef mutasyonları dışlayan, immünoterapi ve hedefe yönelik tedavilerden bağımsız randomize, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Since lung cancer is the most deadly cancer in the world, developments regarding immune control points and molecules affecting these points have increased. The positive effects of immunotherapy treatments affecting the PD-1/programmed death receptor ligand-1(PD-L1) immune checkpoint on prognosis have drawn attention to these immunocheckpoints. While immunotherapy studies developed for the PD-1 pathway continue rapidly, the aim of this study is to investigate whether PD-L1 level can be used as a prognostic marker in non-small-cell lung cancer independent of immunotherapy.
METHODS: 115 patients admitted to our center between January 01, 2016, and January 01, 2018 and diagnosed with non-small-cell lung cancer were retrospectively analyzed. The files of all patients were scanned in detail and their pathological data were confirmed. Demographic data of the patients included in the study, pathological diagnosis methods, treatment information about the disease, and past medical histories of the patients were recorded with reference to the hospital database.
RESULTS: The patients with PD-L1 <50% were considered the negative group (NG), and the group with a PD-L1 value of 50% or more was considered the positive group (PG). There were 27 patients in the NG and 11 patients in the PG. It was determined that 21 (67.8%) of 27 NG patients and 3 (21.3%) of 11 PG patients died. In total, 24 (73.2%) of 38 patients were found to have died. While the mean survival in the NG was 10.81 months, the mean survival in the PG was 28.54 months. Mean survival in the PG was statistically significant (p=0.046).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PD-L1 expression was found to be a positive predictive value in Stage 4 non-small-cell lung cancer. Our study differs from other studies in that it excluded epidermal growth factor receptor, anaplastic lymphoma kinase, and ROS mutations. To determine the relationship of PD-L1 with prognosis more clearly, there is a need for randomized, prospective studies with larger patient groups that exclude target mutations and are independent of immunotherapy and targeted therapies.

8.Is Sentinel Lymph Node Biopsy Necessary in Patients with Ductal Carcinoma in situ of the Breast?
Hakan Baysal, Mert Gacemer, Begümhan Baysal, Mehmet Sait Özsoy, Fatih Büyüker, Ibrahim Ali Özemir, Abdullah Aydın, Orhan Alimoğlu
doi: 10.14744/bmj.2023.88700  Pages 242 - 252
GİRİŞ ve AMAÇ: Mamografi taramasındaki yaygınlaşma ile duktal karsinoma in situ (DKİS) tanısı konulan hasta sayısı son 20 yılda artış göstermiştir. DKİS, prekanseröz bir lezyon olarak tanımlanmakla birlikte metastaz yapmadığı kabul edilmektedir, ancak literatürde pür DKİS hastalarının %1’inde aksilla metastazı görülmektedir. Çalışmanın amacı, DKİS tanılı hangi hastalara sentinel lenf nodu biyopsisi yapılması gerektiğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2008-2023 yılları arasında genel cerrahi kliniğinde DKİS tanısı alan hastalar retrospektif olarak değer-lendirildi. Hastaların yaş, klinik özellikler, tümör nükleer derecesi, komedonekroz varlığı, tümör çapı, hormon reseptörü, mikroinvaziv komponent varlığı, aksilla patolojileri, yapılan cerrahi girişimler, lökorejiyonal nüksler, genel ve hastalıksız sağkalım bilgileri değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama yaşı 52,2±12,4 (25-76) yıl olan 48 hasta çalışmaya alındı. On altısına mastektomi, 32’sine meme koruyucu cerrahi, 21’ine sentinel lenf nodu biyopsisi, üçüne aksiller diseksiyon yapılırken, 24 hastada aksillaya yönelik girişim yapılmadı. Hastaların 44’ünde pür DKİS, 4’ünde (%8,3) mikroinvaziv komponent saptandı. Aksilla örneklemeleri sonucunda metastaz saptanmadı. Aksilla girişimi yapılan hastaların daha yüksek oranda mastektomi grubunda olması ve mamografilerinde difüz mikrokalsifikasyon görülmesi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001 ve p=0,009). Hastalar ortalama 82,5 ay takip edildi, takip sonucunda üç (%6,25) hastada lökorejyonel nüks saptandı. Saptanan nükslerin biri DKİS, diğerleri invaziv kansere bağlıydı. Bu olgulardaki tümör boyutları çalışmadaki ortalama tümör boyutunun üzerinde idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda aksiller metastaz görülmemesi düşük hasta sayısı ve ortalama tümör boyutunun küçük olmasına bağlanmakla birlikte düşük aksiller metastaz oranı nedeniyle DKİS hastalarına rutin sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmayabilir. Sadece mastektomi yapılacak olgularda sentinel lenf nodu biyopsisi tercih edilebilir.
INTRODUCTION: The number of patients diagnosed with ductal carcinoma in situ (DCIS) has increased in the past 20 years with the widespread use of mammography screening. This study aims to investigate which patients with DCIS should undergo sentinel lymph node biopsy (SLNB).
METHODS: Between 2008 and 2023, patients diagnosed with DCIS in the General Surgery Clinic were evaluated retrospectively. Age, clinical features, tumor nuclear grade, presence of comedonecrosis, tumor diameter, hormone receptor, presence of microinvasive components, axillary pathology, surgical interventions, locoregional recürrences, overall and disease-free survival information of the patients were evaluated.
RESULTS: Forty-eight patients with a mean age of 52.2+12.4 years (25–76) were included in the study. Mastectomy was performed in 16, breast-conserving surgery in 32, SLNB in 21, axillary dissection in three, and no axillary-directed intervention was performed in 24 patients. Pure DCIS was detected in 44 patients and microinvasive com-ponent was detected in four patients (8.3%). No metastasis was detected after axillary sampling. It was statistically significant that a higher proportion of patients who underwent axillary intervention were in the mastectomy group and had diffuse microcalcifications in their mammograms (p<0.001 and p=0.009). Patients were followed up for a mean of 82.5 months, and locoregional recurrence was detected in 3 (6.25%) patients. One of the recurrences was due to DCIS, and the others were due to invasive cancer. The tumor sizes in these cases were above the average tumor size in the study.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the absence of axillary metastasis in our study is attributed to the low number of patients and small mean tumor size, routine SLNB might not be performed in patients with DCIS due to the low rate of axillary metastasis. SLNB may be preferred only in cases where mastectomy will be performed.

9.Perception of Male Nurse in Turkish society: The Case of Istanbul Province
Selma Dağcı, Ayşegül Beyazpınar Kavaklıoğlu, Volkan Kızılay, Serkan Elarslan, Latife Nadire Demirci, Yaşar Sertbaş, Kamil Özdil
doi: 10.14744/bmj.2023.33255  Pages 253 - 262
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, hastaların erkek hemşire algısını belirlemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, bir eğitim ve araştırma hastanesine başvuran ve araştırmaya katılmayı kabul eden 521 hasta ile yapıldı. Çalışmada, sosyodemografik özellikler soru formu ile araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda oluşturulan ve hastaların erkek hemşire algısına ilişkin görüşlerini belirlemeye yönelik 3’lü likert tipinde 16 maddeden oluşan önerme formu kullanıldı.
BULGULAR: Olguların %30,7’si 30 yaş ve altında, %63,1’i kadın, %27,3’ü ilköğretim mezunu ve %33,4’ü ev hanımı idi. Olguların hastanede yatarak tedavi gördüklerinde kendi cinsiyetlerinde hemşirelerden bakım almak istedikleri (p=0,001), hemcinsleri olmayan hemşireden bakım aldıklarında ise utandıkları, çekindikleri ve şaşırdıkları tespit edildi (p=0,001). Aile üyelerinde sağlık profesyoneli olan hastaların erkek hemşirelerin hastane ortamında ayrım yapılmaksızın her serviste çalışmasını ve kızlarının hemşirelik mesleğini seçmesini onaylayabilecekleri saptandı (p=0,028). Aile üyelerinde sağlık profesyoneli olmayan hastaların ise, erkeklerin hemşirelik mesleğinde bir değişiklik yaratmayacağı düşüncesine sahip oldukları belirlendi (p=0,025).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızdan elde edilen bulgular değerlendirildiğinde, hemşirelik mesleğinin cinsiyete özgü olmadığı, erkek hemşirelerin tüm alanlarda çalışmasının kabul gördüğü ancak hastaların kendi hemcinsleri olan hemşirelerden bakım almak istedikleri belirlendi. Bu kapsamda cinsiyetin, hemşirelik bakımının kalitesini etkilemediği konusunda toplumun bilinçlendirilmesi sağlanmalıdır.
INTRODUCTION: This study was carried out to determine the male nurse perception of the patients.
METHODS: The study was carried out with 521 patients who applied to a training and research hospital and agreed to participate in the study. In the study, a sociodemographic characteristics questionnaire and a 3-point Likert-type proposition form consisting of 16 items were used, which was created by the researchers in line with the literature and to determine their views on the perception of male nurses.
RESULTS: About 30.7% of the cases were between the ages of 30 years and under, 63.1% were women, 27.3% were primary school graduates, and 33.4% were housewives. It was determined that the cases wanted to receive care from nurses of their own gender when they were hospitalized (p=0.001) and were embarrassed, hesitant, and surprised when they received care from a nurse who was not their same gender (p=0.001). It was determined that patients whose family members were health professionals could approve male nurses to work in every service in the hospital environment without discrimination and for their daughters to choose the nursing profession (p=0.028). It was determined that patients whose family members were not health-care professionals thought that men would not make a difference in the nursing profession (p=0.025).
DISCUSSION AND CONCLUSION: When the findings obtained from our study were evaluated, it was determined that the nursing profession was not gender specific, male nurses were accepted to work in all fields, but the patients wanted to receive care from their fellow nurses. In this context, public awareness should be raised that gender does not affect the quality of nursing care.

10.Treatment Adherence in Multiple Sclerosis: The Effect of Drug Administration Methods and Neuropsychiatric Comorbidities
Sena Destan Bunul
doi: 10.14744/bmj.2023.43265  Pages 263 - 269
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl skleroz (MS), genç yetişkinleri etkileyen kronik bir nörodejeneratif hastalıktır. Hastalığı modifiye eden ilaçlar (DMD'ler) hastalığın ilerlemesini yönetmeye ve yavaşlatmaya yardımcı olmasına rağmen, bu tedavilere uyum büyük bir sorundur. Bu çalışmada, nöropsikiyatrik değerlendirmeler bağlamında MS hastalarında tedaviye uyum ve farklı ilaç uygulama yöntemleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bir üniversite hastanesi nöroloji kliniğinde, MS tanısı için 2017 yılında gözden geçirilmiş McDonald kriterleri kullanılarak prospektif bir kohort çalışması gerçekleştirildi. Demografik veriler, MS ile ilgili ölçütler ve DMD'ler kaydedildi. Katılımcılar DMD'lerine göre oral, enjektabl ve infüzyon tedavileri olmak üzere kategorilere ayrıldı. MS Tedavi Uyumu Anketi, Beck Depresyon Envanteri ve Sürekli-Kişilik Kaygı Envanteri uygulandı.
BULGULAR: Seksen dokuz hastanın %45'inde tedaviye uyum vardı. Oral ve enjektabl DMD'ler için uyumsuz ve uyumlu gruplar arasında yan etki puanlarında anlamlı farklar vardı. Beck Depresyon Envanteri ortalaması 12,49±9,81 iken, STAI1 ve STAI2 için Sürekli-Kişilik Kaygı Envanteri ortalamaları sırasıyla 38,95±10,41 ve 47,89±10,66 idi. Hastalık süresi, ortalama EDSS puanı ve ortalama STAI puanları arasında anlamlı farklar gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uyum oranları ilaç uygulama yöntemine göre değişiklik gösterdi; oral tedavilerde %34,4 uyum, enjektabl tedavilerde %53,4 uyum bulundu. Algılanan etkinlik, depresyon ve anksiyete gibi faktörler tedaviye uyumu etkiledi. Yaş, cinsiyet veya eğitim gibi demografik faktörlerle uyum oranları arasında anlamlı bir korelasyon bulunamadı. Tedaviye uyum, MS'nin yönetilmesinde kritik önem taşımaktadır. Bu çalışma, ilaç uygulama yöntemlerinin ve nöropsikiyatrik komorbiditelerin MS tedavisine uyum üzerindeki rolünü vurgulamaktadır. Bu faktörleri göz önünde bulunduran kapsamlı bir değerlendirme, MS hastaları için uygun bir DMD seçiminde hayati öneme sahiptir.
INTRODUCTION: Multiple sclerosis (MS) is a chronic neurodegenerative disease affecting young adults. While disease-modifying drugs (DMDs) help manage and decelerate disease progression, adherence to these treatments is a significant challenge. This study aimed to investigate the relationship between treatment adherence and different drug administration methods in MS patients in the context of neuropsychiatric evaluations.
METHODS: A prospective cohort study was conducted at the University Hospital of Neurology Clinic using the 2017 revised McDonald criteria for MS diagnosis. Demographic data, MS-related metrics, and DMDs were recorded. Participants were stratified based on their DMDs into oral, injectable, and infusion treatments. The MS Treatment Adherence Questionnaire, Beck Depression Inventory, and State-Trait Anxiety Inventory were administered.
RESULTS: Of the 89 patients, treatment adherence was 45%. There were significant differences in side effect scores between the non-adherent and adherent groups for both oral and injectable DMDs. The Beck Depression Inventory average score was 12.49±9.81, while the State-Trait Anxiety Inventory average scores for STAI1 and STAI2 were 38.95±10.41 and 47.89±10.66, respectively. Significant differences were observed in disease duration, the average expanded disability status scale score, and the average STAI score.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adherence rates varied with the method of drug administration, with oral treatments having 34.4% adherence and injectable treatments having 53.4%. Factors like perceived efficacy, depression, and anxiety influenced treatment adherence. No significant correlations were found between demographic factors like age, gender, or education and adherence rates. Treatment adherence is crucial in managing MS. This study highlights the role of drug administration methods and neuropsychiatric comorbidities in influencing adherence. A comprehensive assessment considering these factors is vital in choosing an appropriate DMD for MS patients.

11.The Effect of Coronavirus Disease 2019 on Retinal Thickness: A Prospective Study COVID-19 and Retina
Okşan Alpoğan, Esra Türkseven Kumral, Serhat Imamoğlu, Nimet Yeşim Erçalık, Nursal Melda Yenerel, Mehmet Serhat Mangan, Cemile Anıl Aslan
doi: 10.14744/bmj.2023.49344  Pages 270 - 276
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, koronavirüs hastalığının (COVID-19) retina kalınlığı üzerindeki etkisini prospektif olarak değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile doğrulanmış COVID-19 enfeksiyonu olan 26 olgu çalışma grubunu oluşturdu. Optik koherens tomografi ile enfeksiyon öncesi ölçülen makula, retina sinir lifi tabakası (RSLT) ve ganglion hücre kompleksi (GHK) kalınlık değerleri, enfeksiyon sonrası birinci ve üçüncü aylardaki kalınlık değerleri ile karşılaştırıldı. Kontrol grubu, antikor testi ile hastalığı olmadığı belirlenen 13 olgudan oluşturuldu. Tüm olguların sadece sağ gözleri çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel analiz için, başlangıç, birinci ve üçüncü ay verilerini karşılaştırmak için tekrarlanan ölçümler varyans analizi veya Friedman testi kullanıldı.
BULGULAR: COVID-19 grubundaki tüm olgular hafif semptomlar gösterdi. COVID-19 olgularının hiçbirinde retinal patoloji gözlenmedi. Kontrol grubunda başlangıç, birinci ve üçüncü aylarda retina kalınlık ölçümlerinde fark yoktu (p>0,05). COVID-19 grubunda başlangıç, birinci ve üçüncü ay RSLT ve GHK kalınlık değerlerinde fark yoktu (p>0,05). COVID-19 grubunda merkezi makula kalınlığı enfeksiyon öncesine göre birinci ve üçüncü ayda daha kalındı (p=0,03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Koronavirüs enfeksiyonu ilk üç ayda santral makula kalınlığını etkiledi. Enfeksiyondan sonra RSLT ve GHK kalınlıkları değişmedi. Ancak virüsün retina kalınlıkları üzerindeki etkilerini gözlemlemek için olguların uzun süreli takibi gerekebilir.
INTRODUCTION: To prospectively evaluate the effect of coronavirus disease 2019 (COVID-19) on retinal thickness.
METHODS: Twenty-six cases of COVID-19 infection confirmed by real-time polymerase chain reaction constituted the study group. The thickness values of the macula, retinal nerve fiber layer (RNFL), and ganglion cell complex (GCC) measured by optical coherence tomography before infection were compared with the thickness values at the 1st and 3rd months after the infection. The control group consisted of 13 cases that were determined not to have the disease by antibody testing. Only the right eyes in all cases were included in the study. For statistical analysis, repeated measures analysis of variance or the Friedman test were used to compare baseline, 1st, and 3rd-month data.
RESULTS: All cases in the COVID-19 group showed mild symptoms. No retinal pathology was observed in any of the cases with COVID-19. There was no difference in retinal thickness measurements at baseline, 1st, and 3rd months in the control group (p>0.05). There was no difference at baseline, 1st and 3rd-month RNFL and GCC thickness values in the COVID-19 group (p>0.05). The central macular thickness (MT) in the COVID-19 group was thicker at 1 and 3 months than before infection (p=0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Coronavirus infection affected the central MT in the first 3 months. RNFL and GCC thicknesses did not change after infection. However, a long-term follow-up of the cases may be required to observe the effects of the virus on retinal thickness.

CASE REPORT
12.A Difficult Complication of Ankylosing Spondylitis: Thoracic Vertebral Fracture-Induced Paraplegia
Selda Çiftçi, Latif Tosun, Banu Kuran
doi: 10.14744/bmj.2023.54254  Pages 277 - 280
Spondiloartritlerin önemli bir alt grubu olan radyografik spondiloartropati, diğer adıyla ankilozan spondilit, romatoloji pratiğinde sık karşılaştığımız bir hastalık grubunu oluşturmaktadır. Tedavisiz olgularda ilerleyerek vertebraların bambu kamışı şeklini alması, sakroiliyak eklemlerin kapanması kişinin giderek hareketlerinin kısıtlanmasına ve travmalara daha açık hale gelmesine sebep olmaktadır. Biyolojik tedavilerin kullanımı ile bu tablo genellikle önlenebilmektedir. Bu olgu sunumunda, takip ve tedavileri düzenli olmayan ankilozan spondilitli bir olguda vertebra fraktürü sonrası gelişen paraplejiden bahsedilerek literatürün gözden geçirilmesi amaçlandı.
Radiographic spondyloarthropathy, also known as ankylosing spondylitis, which is an important subgroup of spondyloarthritis, is a subgroup of diseases that we meet frequently in rheumatology practice. In untreated cases, the progression of the vertebrae to the shape of bamboo spine and the ankylosing of the sacroiliac joints causes the restriction of the movements of the patient and the more openness to traumas. With the use of biological treatments, the clinical scenario can usually be prevented. In this case report, it is aim reviews the literature by mentioning a case of paraplegia that developed after vertebral fracture in a case with AS whose follow-up and treatment were not regular.

REVIEW
13.Safety Surgery Control List in International Patient Safety Targets
Zeliha Berke Aktar, Onur Yarar
doi: 10.14744/bmj.2023.38257  Pages 281 - 285
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2008 yılında harekete geçirdiği “Güvenli Cerrahi Hayat Kurtarır” adlı projeyle, cerrahide güvenlik uygulamalarının temeli sayılan cerrahi güvenlik kontrol listesi, çalışanların hizmetine sunuldu. Proje kapsamında yer alan güvenli cerrahinin sağlanmasında hasta güvenliğini profesyonel şekilde gerçekleştirebilmek ana hedeftir. Ayrıca güvenli cerrahi uygulamaları hasta memnuniyetinin sağlanmasına da katkıda bulunacaktır. Bu projenin amacı; “Güvenli Cerrahi Kontrol Listesi” adı ile ülkemizde hayata geçirilen uygulamanın kalite çerçevesinde önemini ele almak ve listeyi tanıtmaktır.
The World Health Organization (WHO) acted with the project “Safe Surgical Saves Life” in 2008, and the surgical safety check list, which is considered the basis of safety practices in surgery, is presented to employees. It is the main intention to be able to perform patient safety professionally in the provision of safe surgeons involved in the project. Safe surgical practices will also contribute to ensuring patient satisfaction. The purpose of this project is to address the importance of practices that are named “safe surgical safety checklists” in our country and to introduce the list, considering its quality.

LookUs & Online Makale