ISSN 2149-0287
Bosphorus Medical Journal - Bosphorus Med J: 9 (1)
Volume: 9  Issue: 1 - 2022
EDITORIAL
1.Frontmatters

Pages I - X

ORIGINAL RESEARCH
2.Pulmonary Embolism Severity Index and Simplified Pulmonary Embolism Severity Index Risk Scores are Useful to Predict Mortality in Patients with COVID-19
Gönül Açıksarı, Mehmet Koçak, Yasemin Çağ, Sacit İçten, Mustafa Çalışkan
doi: 10.14744/bmj.2022.93824  Pages 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut pulmoner embolide mortalite tahmininde Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi (PESI) ve basitleştirilmiş Pulmoner Emboli Şiddet İndeksi (sPESI) gibi prognostik değerlendirme araçları kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, COVID-19 hastalarının prognozunda PESI ve sPESI skorlarının uygunluğunu değerlendirmek ve orijinal ile basitleştirilmiş PESI'lerin prognostik değerliliklerini karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif, tek merkezli kohort çalışması olarak tasarlanan çalışmada PESI ve sPESI'yi hesaplamak için hastane yatışında elde edilen tıbbi veriler kullanıldı. Hastalar PESI ve sPESI kullanılarak düşük risk ve yüksek risk gruplarına ayrıldı. Primer sonlanım noktası hastane mortalitesi olarak belirlendi. Düşük ve yüksek riskli hastalarda skorların spesifite, prediktif değerleri ve sensitiviteleri ölçülerek doğrulukları değerlendirildi. Modellerin ayırt edici güçlerini karşılaştırmak için de ROC eğrisi altındaki alan hesaplandı.
BULGULAR: PESI ve sPESI, mortaliteyi öngörmek için benzer duyarlılıklara (%82,1'e %84,6) ve negatif prediktif değerlere (%96,7'ye %97) sahipti. Mortaliteyi öngörmek için ROC eğrisi altında kalan alan PESI için 0,82 (p<0,001) ve sPESI için 0,72 (p<0,001) saptandı. Hastane mortalitesini tahmin etme güçleri PESI ve sPESI için benzer saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 hastalarında PESI ve sPESI skorları ile hastane mortalitesi tahmin edilebilir ve risk sınıflandırması kolaylaştırılabilir.
INTRODUCTION: The prognostic assessment tools such as pulmonary embolism severity ındex (PESI) and simplified PESI (sPESI) are used to predict the mortality in patients with acute pulmonary embolism. The aim of this study is to assess PESI and sPESI accuracy for the prediction of the prognostic outcomes in coronavirus disease (COVID).
METHODS: This retrospective single-center was done as a cohort study. Data on hospital admission obtained from medical records were used to calculate PESI and sPESI. All the consecutive patients were assigned to low risk and high-risk groups using of PESI and sPESI. The primary outcome was hospital mortality. Accuracy of the models was assessed to predict mortality by calculating specificity, predictive values, and sensitivity of the patients at low to high risk. The area under receiver operating characteristic (ROC) was calculated to compare the discriminative power of the models.
RESULTS: The PESI and sPESI had similar sensitivities (82.1% vs. 84.6%), negative predictive values (96.7% vs. 97%) for predicting mortality. The area under the ROC curve for predicting mortality was 0.82 (p<0.001) for PESI and 0.72 (p<0.001) for sPESI. PESI and sPESI had a similar discriminatory to predict hospital mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hospital mortality could be predicted, and risk stratification can be facilitated in COVID-19 patients based on PESI and sPESI Scores.

3.Attachment Styles, Perceived Stress Levels, and Coping Styles of Chronic Insomnia Patients
Esra Aydın Sünbül
doi: 10.14744/bmj.2022.78942  Pages 9 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: İnsomni yaygın uyku bozukluklarından biridir. Yararı olmayan bilişsel süreçler ve kişilerarası faktörler uykusuzlukta rol oynar. Bu çalışmanın amacı kronik insomni tanısı alan bireylerin bağlanma stillerini, algılanan stres düzeylerini, stresle başa çıkma tarzlarını incelemek ve bu parametreler arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ICSD-3'e (International Classification of Sleep Disorders) göre Kronik İnsomni tanısı alan 40 hasta ve 40 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri 2 (YİYE 2) uygulandı.
BULGULAR: Hastaların ortalama ISI puanı 19.5±5.5, ortalama toplam PUKİ puanı 14.3±3.7 idi. Hasta grubunda orta-lama ASÖ skoru 31.0±8.9 idi ve anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Stresle baş etme tarzları incelendiğinde hasta grubunda çaresiz yaklaşım anlamlı derecede daha fazlayken (p=0.002), kendine güvenli yaklaşım ve iyimser yak-laşım kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.036, p=0.001). Bağlanma stillerine bakıldığında kronik insomni hastalarında kaygılı bağlanma kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.022). ISI skoru ile kaygılı bağlanma, ASÖ skoru, kendine güvenli yaklaşım, çaresiz yaklaşım ve optimistik yaklaşım arasında anlamlı korelasyon saptandı (r=0.266, p=0.017; r=0.607, p=0.001; r=-0.254, p=0.023; r=0.278, p=0.012; r=-0.380, p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik insomniye zemin hazırlayan, tetikleyen ve sürdüren faktörler arasında bilişsel süreçler ve kişilerarası faktörler önemlidir. Uykusuzluk, stres, başa çıkma ve bağlanma biçimleri arasındaki ilişkiyi anlamak hem hastalık sürecinin anlaşılmasını sağlayacak hem de tedaviye yön verecektir.
INTRODUCTION: Insomnia is one of the most frequent sleep disorders. Unhelpful cognitive processes and interpersonal factors play a role in insomnia. The aim of the present study is to investigate the perceived stress levels, attachment, and coping styles of individuals diagnosed with chronic insomnia and the relationship between these parameters.
METHODS: The study group consisted of 40 patients diagnosed with insomnia according to International Classification of Sleep Disorders and 40 healthy controls. The sociodemographic data form, insomnia severity index (ISI), Pittsburgh sleep quality index (PSQI), perceived stress questionnaire (PSQ), coping with stress scale, and inventory of close relationship experiences 2 were applied.
RESULTS: The mean ISI score of the patients was 19.5±5.5, and the mean total PSQI score was 14.3±3.7. The mean PSQ score in the patient group was 31.0±8.9 and was significantly higher than controls (p<0.001). When the coping styles were examined, the helpless style was higher in the patient group (p=0.002), while the self-confident and optimistic style were significantly higher in the control group (p=0.036, p=0.001). Looking at the attachment styles, the anxious attachment was significantly higher in chronic insomnia patients than in the control group (p=0.022). Significant correlations were found between ISI score and anxious attachment, PSQ score, self-confident, helpless, and optimistic styles (r=0.266, p=0.017; r=0.607, p=0.001; r=–0.254, p=0.023; r=0.278, p=0.012; and r=–0.380, p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cognitive processes and interpersonal factors are important factors that predispose, trigger, and maintain chronic insomnia. Understanding the relationship between insomnia, stress, coping, and attachment styles will both provide an understanding of the disease process and will guide the treatment.

4.Clinical Usefulness of Systemic Inflammatory Markers as Diagnostic and Prognostic Indicators for Restless Leg Syndrome
Buse Çağla Arı, Esma Kobak Tur
doi: 10.14744/bmj.2022.96967  Pages 16 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Huzursuz Bacak Sendromu (HBS) patofizyolojisinde demir eksikliği ve dopamin disfonksiyonu en iyi bilinen mekanizmalardır. Enflamasyonun rol oynadığına dair yeni bir bakış açısı ortaya çıkmasına rağmen kanıtlar sınırlıdır. Bu çalışmada, sistemik inflamatuar belirteçlerin hastalıktaki potansiyel rollerini araştırmayı hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışma 70 hasta ve 50 sağlıklı kontrol içermektedir. Hastaların demografik verileri dosyalanmış arşivlerinden kaydedildi. HBS, Uluslararası Uyku Bozuklukları Tanı Kriterleri Sınıflandırması (ICSD-3) ile teşhis edildi ve şiddeti Uluslararası Huzursuz Bacak Sendromu Çalışma Grubu Derecelendirme Ölçeği (IRLSSG) ile değerlendirildi. Hastalar "hafif (1-10)", "orta (11-20)", "şiddetli (21-30)" ve "çok şiddetli (31-40)" olmak üzere dört alt gruba ayrıldı. 8 saatlik açlığı takiben medial kübital venden kan örnekleri alındı. Kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit-lenfosit (PLR), nötrofil-lenfosit (NLR) ve C-reaktif-protein-albümin (CAR) oranları hesaplandı ve kontrol grubu verileri ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında cinsiyet ve yaş açısından fark tespit edilmedi. Hastalarda ortalama NLR 3.42±2.2 ve kontrollerde 1.44±0.64 (p=0.001), PLR hastalarda 200.54±180.67 ve kontrollerde 63.39±13.76 (p=0.001) ve RDW hastalarda 50.06±4.27 ve kontrol grubunda 45.43±4.28 saptandı (p=0.001). Tüm belirteçler hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti. RDW, %85.7 duyarlılık ve %40.0 özgüllük ile 37.4'te öngörücüydü. NLR %58.57 duyarlılık ve %96 ile 2.33'te, PLR %65.71 duyarlılık ve %98 özgüllük ile 95.34'te öngörücüydü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PLR, NLR ve RDW'nin hastalarda istatistiksel olarak daha yüksek olması, periferik inflamasyon ile HBS arasında bir ilişki olduğu hipotezini desteklemektedir. Ayrıca, PLR, NLR ve RDW, hastalığı öngörmek için biyobelirteçler olarak kullanılabilir. Hastalığın doğasını anlamak için ek araştırmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Iron depletion and dopamine dysfunction are the best-recognized mechanisms in the pathophysiology of restless leg syndrome (RLS). A novel perspective has risen that inflammation plays a part; however, the evidences remain limited. We investigated the potential roles of systemic inflammatory markers in the disease.
METHODS: This cross-sectional study contains 70 patients and 50 healthy controls. We recorded the demographic data from patients’ filed archives. RLS was diagnosed by the International Classification of Sleep Disorders Diagnostic Criteria, The severity of disease was evaluated by the International RLS Study Group Rating Scale and patients were divided into four subgroups as “mild (1–10),” “moderate (11–20),” “severe (21–30)” and “very severe (31–40)” We obtained the blood samples from the medial cubital vein regarding an 8-h of fasting. Red cell distribution width (RDW), platelet-to-lymphocyte (PLR), neutrophil-to-lymphocyte (NLR), and C-reactive-protein-to-albumin (CAR) ratios were estimated and compared with controls.
RESULTS: We detected no difference in gender and age among the groups. The mean NLR was 3.42±2.2 in patients and 1.44±0.64 in controls (p=0.001), PLR was 200.54±180.67 in patients and 63.39±13.76 in controls (p=0.001), and RDW was 50.06±4.27 in patients and 45.43±4.28 in controls (p=0.001). All of them were are statistically higher in patients. RDW was predictive at 37.4 with a 85.7% sensitivity and 40.0% specificity. NLR was at 2.33 with a 58.57% sensitivity and 96%, PLR was predictive at 95.34 with a 65.71% sensitivity and 98% specificity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PLR, NLR, and RDW are statistically higher in patients, which supports the hypothesis that there is a relationship between peripheral inflammation and RLS. Moreover, PLR, NLR, and RDW may be used as biomarkers to predict the disease. Additional investigations are needed to understand the nature of the disease.

5.Evaluating the Influence of Long Term Glycemic Control on Multifocal Electroretinography in Type 2 Diabetic Patients without Retinopathy
Ümit Çallı, Aysüşe Yeşim Oral, Süleyman Kuğu
doi: 10.14744/bmj.2021.94840  Pages 23 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı, glisemik kontrolün iyi olmadığının göstergesi olarak HbA1c kan düzeyi yüksek diyabet hastalarında glisemik kontrol sonrası meydana gelen multifokal elektroretinografi değişikliklerinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, diyabetik retinopati tespit edilmeyen, HbA1c düzeyi 8’in üzerinde olan 40 diyabet hastası glisemik kontrol için diyabet merkezine yönlendirilmiştir. Üç ayda bir bakılan HbA1c değerleri sonunda başlangıca göre 1 birim HbA1c düşüşü sağlanan hastalar çalışma grubunu oluştururken (n=24), yeterli düşüş sağlanamayan hastalar kontrol grubunu oluşturmuş (n=16) ve çalışma grubunu oluşturulan hastaların HbA1c düşüşü sağlandıktan sonra (ortalama 13,5 ay), kontrol grubunun ise birinci yıl kontrolünde tekrar multifokal elektroretinografi kayıtları alınmıştır.
BULGULAR: Başlangıç HbA1c değeri çalışma grubunda 8,7±0,6, kontrol grubunda 8,4±0,5 iken glisemik kontrol son-rası çalışma grubunda 7,5±0,5, kontrol grubunda 8,35±0,4 olarak ölçülmüştür. Çalışma grubundaki HbA1c değerindeki bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı iken (p=0,01), kontrol grubundaki değişiklik istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,275). Hastaların kadran ve halka analizleri sonucunda; multifokal elektroretinografi p1 ve n1 dalga amplitüd ve implisit zamanlarında başlangıca göre glisemik kontrolü iyi olan çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik tespit edilmezken; glisemik kontrolü iyi olmayan kontrol grubunda da istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik tespit edilmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada hem glisemik kontrol ile HbA1c düşüşü sağlanan hem de glisemik kontrol sağlanamayan hasta grubunda multifokal elektroretinografide yaklaşık bir yıllık takip sürecinin sonunda anlamlı bir değişiklik saptan-mamıştır. Bunun nedeni glisemik kontrol sağlanmasına rağmen diyabet hastalarında retinopatinin ilerlemesi olabileceği gibi birinci kernel yanıtlarının iç retina katlarının fonksiyonlarını yeteri kadar göstermemesi nedeniyle de olabileceği, bu nedenle çalışmanın ikinci kernel yanıtlarının değerlendirildiği başka bir çalışma ile desteklenmesi gerektiği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: We aimed to demonstrate probable neuronal benefits derived from glycemic control in diabetic patients without diabetic retinopathy (DRP) by using multifocal electroretinography (mfERG).
METHODS: Forty patients with HbA1c level >8% were included in this study. Baseline mfERG measurement (first kernel order) of patients were done. The study group consisted of patients existed 1 unit decrease in HbA1c relative to baseline and the control group consisted of patients with an insufficient decrease (n=16). The control mfERG measurements of the study group were done after HbA1c decrease is obtained (mean 13.6 months) and in the first year follow-up in the control group.
RESULTS: Baseline HbA1c level was 8.7±0.6 in the study group and 8.4±0.5 in the control group and the levels were 7.5±0.5 and 8.35±0.4 respectively after glycemic control. Decrease of HbA1c levels in the study group was significant. Comparing baseline and follow up measurements the difference between P1 and N1 wave amplitude and implicit time values weren’t statistically significant in the study group in which glycemic control was good relative to baseline.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We have determined no significant changes in mfERG parameters after approximately 1 year follow up in both good and insufficient glycemic control groups. The reasons for this could be the progression of retinopathy in diabetic patients despite glycemic control or inadequacy of first kernel orders in revealing functions of inner retina layers.

6.Is it Sufficient to Apply Only Presacral Mesh in Rectal Prolapse? Our Single-Center Experience
Orhan Aras
doi: 10.14744/bmj.2021.64507  Pages 30 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Rektal prolapsus hala etyolojisi belli olmayan sosyal problemlere sebep olan bir hastalıktır. Çalışmamızda kliniğimizde uyguladığımız presakral mesh uygulaması ve perineal cerrahi prosedürlerinin sonuçlarını karşılaştırıp yöntemlerin etkinliğini tesbit etmeyi hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2020 tarihleri arasında sadece rektal prolapsusu olan hastalarda komorbiditesi yüksek olanlara peri-neal cerrahi, komorbiditesi düşük olanlara ise rezeksiyonsuz presakral mesh uygulaması yapıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası takiplerinde hastaların semptomları Roma II ve Boutsis Ellis kriterlerine göre standartize edilip karşılaştırıldı.
BULGULAR: Rektal prolapsus nedeniyle abdominal (n=15) ve perineal prosedür uygulanan (n=5) toplam 20 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. İki grup arasında yaş (p=0,041), ASA (American Society of Anesthesiology) skoru (p=0,000), uygulanan anestezi tipi (p=0,016) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu. Abdominal grupta kabızlık şikayeti ameliyat öncesi ve sonrası yapılan değerlendirmede istatistiksel olarak anlamlı farklı bulundu (p=0,000). Perineal grupta ise anlamlı fark saptanmadı (p=0,151). İnkontinans şikayeti ise abdominal grupta ameliyat sonrası istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalırken (p=0,000), perineal grupta semptomların evrelerinde azalma olmasına rağmen semptomu devam eden hasta sayısında anlamlı fark görülmedi (p=0,07).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sadece presakral mesh uygulaması rektal prolapsuslu hastalarda düşük komplikasyon riskiyle uygulanabilecek etkili bir minimal invaziv yöntemdir.
INTRODUCTION: Rectal prolapse is still a disease that causes social problems with an unknown etiology. In our study, we aimed to compare the results of the presacral mesh application and perineal surgical procedures performed in our clinic and to determine the effectiveness of the methods.
METHODS: Between 2014 and 2020, perineal surgery was performed only in patients with rectal prolapse with high comorbidity, and presacral mesh without resection was applied to those with low comorbidity. In the preoperative and postoperative follow-up, the symptoms of the patients were standardized and compared according to Rome II and Boutsis Ellis criteria.
RESULTS: The results of 20 patients who underwent abdominal (n=15) and perineal procedures (n=5) due to rectal prolapse were retrospectively evaluated. There was a statistically significant difference between the two groups between age (p=0.041), American Society of Anesthesiology score (p=0.000), and type of anesthesia applied (p=0.016). In the abdominal group, the complaint of constipation was found to be statistically significantly different in the preoperative and postoperative evaluations (p=0.000). There was no significant difference in the perineal group (p=0.151). Incontinence complaints were significantly decreased postoperatively in the abdominal group (p= 0.000), while there was no significant difference in the number of patients whose symptoms continued in the perineal group despite the decrease in the stages of symptoms (p=0.07).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Presacral mesh application alone is an effective minimally invasive method that can be applied with a low risk of complications in patients with rectal prolapse.

7.Çocuklarda Penoskrotal Perde ve Onarımı
Okan Alkış, Bekir Aras, Mehmet Sevim, İbrahim Güven Kartal, Oğuzhan Yusuf Sönmez, Fatih Uruç
doi: 10.14744/bmj.2021.70894  Pages 36 - 39
GİRİŞ ve AMAÇ: Penoskrotal web peniste şekil bozukluğuna neden olan ve erişkinlikte cinsel ilişki sırasında sorunlara yol açabilen skrotum cildinden penis ventral derisine uzanan deri uzantısıdır. Penoskrotal web onarımı için V-Y plasti, ikili Z plasti, V plasti ve ikili V plasti teknikleri tanımlanmıştır. Biz de çalışmamızda ikili V plasti tekniği ile penoskrotal web onarımı yaptığımız hastaların sonuçlarını paylaşmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde sünnet öncesi değerlendirme sırasında penoskrotal web saptanan ve sünnet ile beraber web ona-rımı yapılan 30 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalara ikili V tekniği ile web onarımı yapıldıktan son-ra sleeve tekniği ile sünnet yapıldı. Operasyondan 1 ay sonra kontrol edilen olguların kozmetik sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Kliniğimizde 2017–2019 arasında 30 hastaya sleeve tekniği ile sünnet ile beraber ikili V plasti ile penos-krotal web onarımı yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 3,70±3,68 yıl idi. Genel anestezi altında opere edilen olgular aynı gün sorunsuz olarak taburcu edildi. Operasyondan 1 ay sonra kontrole çağrılan hastaların kozmetik sonuçları değerlendirildi. Tüm hastaların weblerinin ortadan kalktığı görüldü. Sirkumsizyon insizyonunun ve penoskrotal bölgedeki yara yerlerinin sorunsuz iyileştiği tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Penoskrotal web onarımında literatürde birçok farklı teknikler tarif edilmiştir. Biz de kliniğimizde ikili V plasti tekniğini başarı ile uygulamaktayız. Literatürde az sayıda çalışma bulunan penoskrotal web onarımı sonuçlarımızı ortaya koyarak literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Penoscrotal web is the extension of skin from scrotum skin to ventral skin of the penis that causes malformation of the penis and may lead to problems during sexual intercourse in adulthood. V-Y plasty, double Z plasty, V plasty, and double V plasty techniques have been described for penoscrotal web repair. In our study, we aimed to share the outcomes of patients who underwent penoscrotal web repair with the double V plasty technique.
METHODS: The data of 30 patients who were observed to have penoscrotal web during the pre-circumcision examination in our clinic and underwent web repair along with circumcision were retrospectively analyzed. After all patients underwent web repair using the double V technique, circumcision was performed with the sleeve technique. The cosmetic outcomes of the patients who were checked in the post-operative 1st month were evaluated.
RESULTS: Thirty patients underwent penoscrotal web repair with double V plasty together with circumcision with the sleeve technique in our clinic between 2017 and 2019. The average age of the patients was 3.70±3.68. The patients who were operated under general anesthesia were discharged on the same day without any problem. The cosmetic outcomes of the patients who were called for control 1 month after the operation were evaluated. It was observed that the webs of all patients disappeared. It was determined that the circumcision incision and wounds in the penoscrotal region were healed smoothly.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the literature, many different techniques have been described on penoscrotal web repair. We also successfully apply the double V plasty technique in our clinic. We consider that our results related to penoscrotal web repair, on which there are few studies in the literature, will contribute to the literature by revealing them.

8.Plasma Vitamin D levels in Patients with Vitiligo
Nebahat Demet Akpolat, Ahmet Metin
doi: 10.14744/bmj.2022.96158  Pages 40 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız 25 OH Vitamin D’nin, vitiligo tipi ve klinik özellikleriyle ilişkisi bulunup bulunmadığını ortaya koymak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 60 vitiligo hastası ve 60 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalar 4 gruba ayrıldı; kış dönemi yeni vitiligo tanısı alanlar (K-VH), kış dönemi sağlıklı katılımcılar (K-SG), yaz dönemi yeni vitiligo tanısı alanlar (Y-VH) ve Y-SG yaz dönemi sağlıklı gönüllüler (Y-SG). Katılımcıların yaş cinsiyet, kendisinde veya ailesinde otoimmün hastalık varlığı, vitiligonun klinik tipi (lokalize (fokal, segmental, mukozal), yaygın (akrofasiyal, vulgaris, karışık tip) ve üniversal) ve 25 (OH) Vitamin D düzeyleri bakıldı.
BULGULAR: Çalışmada 62 (%51,7) erkek, 58 (%48,3)kadın katılımcı vardı. Vitiligo hastalarının yaş ortalamaları 42.2±13.29, kontrol grubunun yaş ortalamaları ise 30.5±12.6’ydı.. Grupların yaş ve cinsiyet bakımından benzer olduğu görüldü (p>0,05). Vitiligonun klinik tipleri ve otoimmun hastalıklarla arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark tespit edimedi (p>0, 05). K-VH ve Y-VH hastaların 25 (OH) Vitamin D düzeyleri, K-SG ve Y-SG göre isttiksel olarak düşüktü (p < 0,05). K-VH ile Y-VH arasında ve K-SG ile Y-SG arasında 25 (OH) Vitamin D düzeyleri açısından istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05) K-VH ve Y-VH’deki otoimmun hastalığı bulunan olguların 25 (OH) Vitamin D düzeylerinin ile klinik tipine göre 25 (OH) Vitamin D düzeylerinin arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vitiligo hastalarında ve vitiligoya eşlik eden başka otoimmun hastalık varlığında, normal populasyona göre plazma 25 (OH) vitamin D seviyesi daha düşük düzeyde bulunmaktadır. Vitiligo aktivasyonunun kontrolü ve ikincil otoimmun hastalıkların önlenmesinde, vitamin D desteğini etkili olabilir.
INTRODUCTION: Vitiligo is an acquired skin disease characterized by depigmentation and characterized by loss of epidermal melanocytes in the skin. The low levels of Vitamin D have been observed in vitiligo patients and with other autoimmune diseases. This study aimed to investigate whether 25(OH) Vitamin D levels are associated with clinical types and features of vitiligo.
METHODS: A total of 60 patients with vitiligo and 60 healthy volunteers were included in our study. The patients were divided into four groups; patients newly diagnosed with vitiligo in the winter season (W-VP), participants who visited the clinic in the winter season and were found to be healthy (W-HP), patients newly diagnosed with vitiligo in the summer season (S-VP), and participants who visited the clinic in the summer season and were found to be healthy (S-HP). Participants’ age, sex, incidence of other autoimmune diseases among participants and their families, clinical type of vitiligo (localized (focal, segmental, or mucosal), common (acrofacial, vulgaris, or mixed), or universal), and 25(OH) Vitamin D levels were evaluated.
RESULTS: Twenty-five (41.7%) of the patients and 33 (55%) of the control group were women. The mean age of vitiligo group was 42.2±13.29 years and the mean age of control group was 30.5±12.6 years. The groups were similar in terms of age and sex (p>0.05). About 45% of the patients were localized, 53.32% were widespread, and 1.6% were universal type vitiligo. Another autoimmune disease was accompanying in 55%. No significant difference was found between the W-VP and S-VP groups in terms of vitiligo types (p>0.05). The incidences of other autoimmune diseases among the families of patients with vitiligo did not differ between both the sexes (p>0.05). There was no statistically significant difference between the clinical types of vitiligo and incidence of autoimmune diseases (p>0.05). The 25(OH) Vitamin D levels of participants in the W-VP and S-VP groups were statistically lower than those of participants in the W-HP and S-HP groups (p<0.05). Comparison of the 25(OH) Vitamin D levels of the W-VH with S-VP groups and the W-HP with S-HP groups did not show any statistically significant difference (p>0.05). There was no statistically significant difference between patients with autoimmune disease in the W-VH and S-VP groups in terms of clinical type of vitiligo and 25(OH) Vitamin D levels (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Plasma 25 (OH) Vitamin D level is lower in vitiligo patients compared to the normal population. Vitamin D supplementation can be effective in the treatment and control of vitiligo.

9.The Effect of Low Back Pain on Paraspinal Muscle Volumes in Adolescents
Fatma Esra Bahadır Ülger, Özge Gülsüm İlleez
doi: 10.14744/bmj.2022.43434  Pages 46 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Adolesanlarda lomber disk hernisiyle (LDH) birlikte olan ve olmayan bel ağrısının multifidus (MF), erektör spina (ES) ve psoas major (PM) kas volumleri üzerine etkisi olup olmadığını araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 205 bel ağrılı adolesan hasta LDH olan (grup A) ve olmayan (grup B) olmak üzere iki gruba ayrıldı. MF, ES ve PM volümleri, L4-5 ve L5-S1 intervertebral disk seviyesinden aksiyel T2 ağırlıklı görüntüler kullanılarak ölçüldü.
BULGULAR: İki grup arasında L4-5 ve L5-S1 seviyelerinde bilateral MF, ES ve PM volumlerinde anlamlı fark yoktu. Grup A’da L4-5 seviyesinde sağ taraf ES volumleri soldan (sağ/sol p=0.000/p<0.05), L5-S1 seviyesinde sağ MF ve ES volümleri soldakilerden anlamlı düzeyde düşüktü (MF p=0.008/p<0.05; ES p=0.000/p<0.05). Grup B’de L4-5 seviyesinde sağ MF ve ES volumleri soldakilerden (MF right/left p=0.001/p<0.05; ES p=0.000/p<0.05), L5-S1 seviyesinde sağ MF, ES ve PM volümleri soldakilerden anlamlı düzeyde düşüktü (MF p=0.001/p<0.05; ES p=0.000/p<0.05; PM p=0.024/p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Paraspinal kas volüm kaybı erişkinlerde olduğu gibi adolesan yaş grubunda da bel ağrısının bir sonucu olarak görülebilir. LDH’nin bu yaş grubunda sıklıkla santral yerleşimli olması nedeniyle paraspinal kas volum kaybına etkisi olmadığı düşünülebilir.
INTRODUCTION: The objective of the study was to investigate whether low back pain (LBP) with or without lumbar disc herniation (LDH) would affect paraspinal muscle volumes in adolescents.
METHODS: A total of 205 adolescent patients were distributed into two groups – LBP with LDH (Group A) and LBP without LDH (Group B). Multifidus (MF), erector spinae (ES), and psoas major (PM) volumes at the L4–5 and L5-S1 intervertebral disc levels were measured.
RESULTS: No statistically significant difference in bilateral MF, ES, and PM volumes was observed between the groups at the L4–5 and L5-S1 levels. The right side ES volumes at the L4–5 were lower than the left volumes in Group A (p=0.000/p<0.05). At the L5-S1, the right MF and ES volumes were lower than those on the left (MF p=0.008/p<0.05; ES p=0.000/p<0.05). In Group B, the right MF and ES volumes were lower than those on the left (MF p=0.001/p<0.05 and ES p=0.000/p<0.05) at the L4–5 level. At the L5-S1, the right MF, ES, and PM volumes were lower than those on the left (MF p=0.001/p<0.05; ES p=0.000/p<0.05; and PM p=0.024/p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Paraspinal muscle volume loss can be seen as a result of LBP in adolescents like in adults. Since LDH more commonly occurs as the central type in the pediatric age, perhaps it may not contribute to volume changes of paraspinal muscle.

10.Validity and Reliability of iPhone Application in Active Internal Rotation Measurement of Shoulder in Patients with Shoulder Pain
Bilinç Doğruöz Karatekin, Sinem Çiçek, Afitap İçağasıoğlu
doi: 10.14744/bmj.2022.86547  Pages 54 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Omuz eklem hareket açıklığını (EHA) ölçmek için kullanılabilecek düşük maliyetli bir alternatif, iPhone® (Apple, Cupertino, CA, ABD) ve çeşitli akıllı telefonlarda bulunan açıölçer uygulamalarıdır. Bu çalışmada omuz ağrısı olan hastalarda akıllı telefon ile omuzun aktif iç rotasyon EHA ölçümünün geçerliliği ve güvenilirliği araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon, omuz yan dal polikliniğine başvuran omuz ağrısı olan 18 hasta ve daha önce omuz ağrısı yaşamamış 18 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Omuz iç rotasyon hareket açıklığı ölçümleri hem standart gonyometre hem de iHandy uygulaması ile her katılımcı için ayrı ayrı 1 fizik tedavi uzmanı ve 1 fizyoterapist tarafından yapıldı.
BULGULAR: Uygulayıcılar arasında ICC değerlerinin büyük oranda 0,99'dan büyük olduğu ve tutarlılığın çok güçlü olduğu görülmektedir. Hem gonyometre ölçümü hem de uygulama ölçümü için, gözlemciler arasındaki uyumluluk 0,92'nin üzerinde bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, iPhone uygulaması ile omuz iç rotasyon hareketini ölçmenin güvenilir ve geçerli bir yöntem olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: A low-cost alternative that can be used to measure shoulder range of motion (ROM) is the goniometer applications available on the iPhone®(Apple, Cupertino, CA, USA) and various smartphones. The validity and reliability of active internal rotation ROM measurement of shoulder with smartphone in patients with shoulder pain were investigated.
METHODS: Eighteen patients with shoulder pain who applied to the physical medicine and rehabilitation, shoulder subspecialty outpatient clinic, and 18 volunteers who had not experienced shoulder pain before enrolled in the study. Shoulder internal rotation ROM measurements were conducted with both standard goniometer and iHandy application separately without seeing each other for each participant by one physiatrist and one physiotherapist.
RESULTS: It is observed that the intraclass correlation coefficient values of Observer B, except from goniometric measurements, are >0.99 and consistency is very strong among practitioners. For both goniometer measurement and app measurement, the compatibility between the observers was found to be above 0.92.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study shows that it is a reliable and valid method to measure shoulder internal rotation movement with the iPhone application.

CASE REPORT
11.A Rare Lesion in Perianal Area, Angiomyxoma: Case Report
Sümeyra Emine Bölük, Süleyman Atalay, İlker Sücüllü
doi: 10.14744/bmj.2021.13007  Pages 60 - 62
Anjiomiksoma özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda nadir görülen bir yumuşak doku lezyonudur. Çoğunlukla perine, pelvis, gluteal bölgede ortaya çıkar. Yüksek oranda rekürrens göstermesi nedeniyle cerrahisi önem taşımaktadır. Olgumuzda perineal hemanjiyom ön tanısıyla opere edilen, patolojik değerlendirmesi anjiyomiksoma olarak rapor edilen 39 yaşındaki kadın hasta sunulmuştur.
Angiomyxoma is a soft-tissue lesion found particularly in women who are of childbearing age. It is mostly encountered in perineal, pelvic, and gluteal area. Due to its recurring nature, surgical intervention is necessary. In our case, a 39-year-old female patient who was operated with the perianal hemangioma pre-diagnosis and whose patholog-ic evaluation was reported as angiomyxoma was presented.

12.Bilateral Laparoscopic Pyelolithotomy for Chronic Renal Failure with Giant Kidney Stones: Case Report and Review of Literature
Serkan Akan, Aytaç Şahin, Ayhan Verit
doi: 10.14744/bmj.2021.79664  Pages 63 - 66
Kronik böbrek yetmezliği ile birliktelik gösteren büyük taşlı böbrekler ülkemiz gibi taş hastalığının endemik olduğu bölgelerde nadir değildir. Bu hastaların yüksek oranda ek vasküler hastalıklara sahip olması ve artmış kanama eğilimleri tanı ve tedavide çeşitli zorluklar çıkarabilir. Günümüz ürolojisinde sıklıkla ve güvenle uygulanan perkütan nefrolitotomi gerek kanama gerekse nefron kaybı endişesi ile bu olgular için tartışılabilir hale gelebilir. Biz bu gibi durumlarda laparoskopik piyelolitotominin güvenle uygulanabileceğini düşünüyoruz.
Kidneys with large stones associated with chronic renal failure are not rare in areas where stone disease is endemic, such as our country. The high rate of these patients having additional vascular diseases and increased bleeding tendencies can present various difficulties in diagnosis and treatment. Frequent and safe percutaneous nephrolithotomy in contemporary urology may become debatable because of bleeding or nephron loss concerns. We think that laparoscopic pyelolithotomy can be performed safely in such cases.

13.Is the Institution for the Restriction of Freedom for the Purposes of Protection (TCC 432) Fully Protective in Practice? A Case Report
Mehmet Hamdi Örüm
doi: 10.14744/bmj.2021.47550  Pages 67 - 70
Koruma amacıyla özgürlüğün kısıtlanması kurumu uygulamada istemsiz/zorunlu yatış ve tedavi kavramını ele almakta ve uzun yıllardır sosyal, psikolojik ve etik yönleriyle tartışılmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 432. maddesinde kapsamı açıklanan istemsiz yatış ve tedavinin asıl eleştirilen tarafı, karar ve denetleme mekanizmalarının yetersiz olmasıdır. Bu yazıda, bir olgudan yola çıkılarak istemsiz yatış ve tedavi uygulamalarının ortaya çıkarabildiği mağduriyetin literatür eşliğinde tartışması amaçlanmıştır. Sonuç olarak, daha tıbbi, etik ve insani bir düzenlemeye acilen ihtiyaç duyulduğu önerilmektedir.
The restriction of freedom for the purposes of protection deals with the concept of involuntary/compulsory hospitalization and treatment in practice and has been discussed for many years in social, psychological and ethical aspects. The main criticism of involuntary hospitalization and treatment, the scope of which is explained in article 432 of the Turkish Civil Code, is the insufficient decision and supervision mechanisms. In this article, we aimed to discuss the victimization that involuntary hospitalization and treatment practices can occur in the light of the literature based on a case. We suggest that a more medical, ethical and humanitarian regulation is urgently needed.

BRIEF REPORT
14.Has IV TPA Application Decreased in Our Stroke Center During the Pandemic Period?
Işıl Kalyoncu Aslan, Leyla Ramazanoğlu
doi: 10.14744/bmj.2022.63325  Pages 71 - 72
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale